Trolltunga Treking Maceramız
Trolltunga’nın Mucizevi Dünyası

Arkadaşlarımızla birlikte Trolltunga'ya gitmeyi uzunca bir süre hayal etmiş ve sonunda zamanımızı planlayarak bu hayalimizi gerçekleştirmek üzere Tyssedal'a ulaşmıştık. Takvimler 14 Eylül'ü gösteriyordu. Bilgi vereyim; Trolltunga'da 15 Haziran - 15 Eylül tarihleri arasında kendi başınıza, 15 Eylül - 15 Ekim ve 19 Mart - 15 Haziran tarihleri arasında ise ancak bir rehber eşliğinde trekking yapabiliyorsunuz. 16 Ekim - 18 Mart tarihleri arasında ise ölüm riskinden dolayı trekking yasaklanmış durumda. Biz, rehber eşliğinde trekking yapılması gereken günlerin başlangıcından 1 gün önce oradaydık ve kendi başımıza yürüyecektik.

Yürüyüşün başlayacağı yerdeki otoparka otomobillerimizi park ettik, çantalarımızda getirdiğimiz malzemelerle sıkı birer kahvaltı yaptık ve yürüyüşe başladık. Trolltunga, 11 km uzunluğundaydı ve yürüyüşümüz gidiş - dönüş toplam 22 km sürecekti. Paylaşılan tecrübelere göre, normal bir tempoyla yukarıya çıkışın 7 saat, aşağıya inişin ise 5 saat civarı sürmesi gerekiyordu. Sabah erken saatte başlayacağımız bu yürüyüş günübirlik olacaktı, manzarayı gördükten sonra orada fazla vakit geçirmeden dönüşe geçecektik ve hava kararmadan arabalarımızın yanına ulaşmış olacaktık. Hava durumu havanın parçalı bulutlu olacağını gösteriyordu. Yanımıza el feneri almayı düşünmemiştik.

araba bagajı arkası yemek

trolltunga treking

Trolltunga’ya gitmiş olanlar hemen hatırlayacaktır, ağaçların, kayaların üzerinde boyayla yazılmış kırmızı "T" harflerini takip ederek ilerlersiniz, yol "T" harfini gördüğünüz yerdir.

trolltunga parkuru

Parkurun ilk kilometresi bayağı dik ve ormanlıktır, buranın sonuna gelip ilk kilometrenin tamamlandığını gösteren tabelayı gördüğünüzde büyük hayal kırıklığına uğrarsınız, çünkü o ana kadar en az 4-5 km yürüdüğünüzü, yolun yarısına yaklaştığınızı falan zannedersiniz, hâlbuki önünüzde daha 10km vardır. Yolun devamında, hep o ilk kilometrenin zorluğu aklınızda olur ve endişelenirsiniz ama o kadar zor bir etapla bir daha karşılaşmazsınız.

trolltunga treking orman

Biz yukarıya doğru tırmanırken ilki 2. ve 3. kilometreler arasında, ikincisi ise hatırladığım kadarıyla 6. ve 7. kilometreler arasında olmak üzere iki kez sağanak yağmur yağdı. O meşhur manzarayı görecek olma fikrinden olsa gerek, yağmuru çok önemsemeden tırmanmaya devam ettik. Yağmurun arkasından güneş açıyordu, üstümüzdekiler kuruyordu, kayaların arasından akan suları şişelerimize doldurup susuzluğumuzu gideriyorduk, ormanların ardından şimdi de dağları aşıyorduk, doğanın tam kalbinde, anlatamayacağım kadar güzel duygular içerisindeydik.

trolltunga manzara

trolltunga manzara

trolltunga şelaleler

Etrafta o kadar fazla sayıda güzel görüntü vardı ki, sürekli durup fotoğraf çekiyorduk, şimdi bunları yazarken bir yandan da o fotoğraflara bakıyorum, gerçekten gereğinden fazla fotoğraf çekmişiz. İnsanların bizim kadar duraksamamasından ve bir süre sonra etrafta hiç insan kalmamasından (tüm insanların gerisinde kalmamızdan) bazı şeyleri anlamalı ve bununla ilgili bir şey yapmalıydık.

Biz durumun hala farkında olmadığımızdan tırmanmaya devam ettik.
Son kilometrelerden birinde, bir rehber eşliğinde geri dönmekte olan atletik bir grupla karşılaştık, rehber yola kaçta çıktığımızı ve bu noktaya kaç saatte ulaştığımızı sordu, yaptığımız hesaba göre normalin 2 saat kadar gerisindeydik. Fenerimizin olup olmadığını da sordu tabi. O anda ya yukarıya çıkmaktan vazgeçip dönüşe geçmeli, ya da elimizi çok çabuk tutup Trolltunga’ya tırmanıp, bu kez normalden çok hızlı bir şekilde aşağıya yürümeliydik. Biz tabi ki ikincisini seçtik.

trolltunga muhteşem manzara

trolltunga tırmanış

resim çeken çocuk

Sonunda Trolltunga'ya ulaştık. Yine durduk ve bir sürü fotoğraf çektik. Çok acıkmıştık, çantalarımızdan bir şeyler çıkarıp yedik.

trolltunga yüksek kaya

Dönüşe geçtik. Yolun ortalarına doğru güneşin gökyüzündeki konumu hepimizi endişelendirmeye başlamıştı. Böyle bir korkuyu daha önce hiç yaşamamıştım. Akşam olmaya başlıyordu. Birkaç kilometredir fotoğraf çekmemiştik (durumun ciddiyetini anlayın) ve birbirimize "4 saat daha yürürsek gerisi kolay" gibi normalde olsa saçma gelecek şeyler söylüyorduk. "4 saat daha yürürsek gerisi kolay" şu demekti, 4 saat daha yürüdüğümüzde, hesabımıza göre o ilk tırmandığımız 1km'lik yere yaklaşacaktık ve orası eğimli olduğu için yokuş aşağı kendimizi salarak kolayca inip yürüyüşü tamamlayacaktık.
Yukarıya doğru tırmanırken iki kez sağanağa yakalandık demiştim ya, meğer biz yukarıya doğru tırmanırken yağmur bulutları da aşağıya doğru inmiş, ne var ne yoksa yolumuzun son 3 kilometresine bırakıp o bölgeyi bataklığa çevirmiş.
Hiç konuşmadan ilerliyorduk. Üzerinde yürüdüğümüz yol, yukarıya çıkarken tırmandığımız yoldan çok farklıydı, zaten yol değil, artık bataklıktı. Hava kararıyordu. Bu noktada psikolojimiz gerçekten bozulmuştu, karanlıkta dağda, ormanda yalnız başımıza kalmanın nasıl bir şey olabileceğini düşünürken bir de şimdi bataklıklarla çevrilmiştik. İşler tam bu vaziyetteyken, başka kimsenin olmadığı bir noktada bir Türk grupla karşılaştık.
Onlar da bizim gibi, değişmiş olan yolları tanıyamamış ve o noktaya gelmiş, aralarında tartışıyorlardı. Onlar da yanlarına el feneri almamıştı. Bir araya gelince sevindik, biraz sakinleştik. Bir müddet sohbet ederek bataklıkta sürünüşümüzü sürdürdük. Sürekli kayıp sendeliyor, düşüyorduk. Bu arada hava kararmaya devam ediyordu. Elimizde 3 tane, şarjı yarının altına inmiş cep telefonu vardı, iki grup halindeydik.
Cep telefonlarından ikisinin fenerini açtık, birbirimizin önüne ışık tutarak ilerliyorduk. Hava tamamen kararmıştı. Yollar o kadar farklı, kaygan ve korkunç hale gelmişti ki, "T" harfleri de artık pek seçilemiyordu. Birkaç kez bazı noktaları yol sanıp gitmeye çalıştık, sonra geri döndük. Etrafta "T" harfi arayarak bir müddet daha ilerledik.
Son 1.5km'ye vardığımızda, bir yerde "T" harfinin ya da yolu andıran başka görüntülerin olmadığı, hiçbir yere çıkmayan bir noktaya geldik. Zihinlerimiz planlayabilmekten o kadar uzak ve endişeyle o kadar kaplıydı ki, hiçbirimiz o noktaya nasıl geldiğimizi ve o noktadan geriye doğru nasıl gideceğimizi düşünemiyordu. O noktada kısılmıştık. Islak kayaların üzerine oturduk ve biraz dinlenmeye, düşünmeye çalıştık.
Elimizdeki, şarjı bitmek üzere olan cep telefonlarının fenerlerinden çıkan ışıklar haricinde, etraf kapkaranlık ve delicesine sessizdi. Trolltunga'nın girişinde bir yerlerde bir acil durum numarası yazılıydı. İçimizden biri o numarayı hatırlamıştı, aradı ama açan bant kaydıydı, sonuç alamadı. Her yer sessizliğe ve çaresizliğe bürünmüştü. Orada, karanlıkta ve sessizlikte, ıslak kayaların ve ağaçların arasında, böcekler ve sülüklerin üzerinde havanın aydınlanmasını beklemekten başka yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Beklemeye başladık.
Bir anda, bize göre daha yukarıda yer alan bir noktadaki ağaçların arasından yayılan dev bir ışık gördük. Hepimiz ışığın geldiği o noktaya doğru seslenmeye, ıslık çalmaya başladık. O anda hissettiğimiz coşku inanılmazdı. Karanlığın içerisinden beyaz saçlı ve sakallı, zayıf, yeşil boğazlı kazak ve spor ayakkabı giymiş bir adam, elinde dev bir fenerle yanımıza geldi. Koskoca ormanın içerisinde tek başınaydı. Onunla konuşmaya, durumu anlatmaya çalıştık. Yardıma ihtiyacımız olduğunu, telefonlarımızın şarjının bitmek üzere olduğunu ve ancak o önümüze ışık tutarsa aşağıya inebileceğimizi söyledik. Ona orada olduğu için defalarca, (işaret dili de dâhil olmak üzere) değişik dillerde teşekkür ettik. Hiçbirine tepki vermedi ve sadece önümüze ışığı tuttu. Yolun son kısmını onun önümüze tuttuğu ışık sayesinde görebildik ve tamamladık (yönümüzü belirleyemeyip o noktada kısılmamızın sebebi yolun devam ettiği
çizginin üzerine bir ağacın devrilmesi ve bizim devrik ağaç görüntüsünü etraftaki çalı görüntülerinden ayırt edemememizmiş, yol o ağacın arkasından devam ediyormuş meğer)
Yolun bittiği yere geldiğimizde hepimiz adamın etrafını sardık. Onunla gözyaşları eşliğinde tekrar konuşup ona tekrar teşekkür etmeye çalıştık ama o yine buna tepki vermedi. Bizi sadece dinliyordu. Arka tarafta, ormanın içine doğru giden başka bir patika daha vardı.
Gülümsedi. Fenerini patikaya doğru çevirip orayı işaret ederek yürüdü ve gözden kayboldu.

Yazı: Alper Yeşiltaş
Kapak fotoğrafı: Hector Pitt
Diğer fotoğraflar: Alper Yeşiltaş, Duygu Çimen Yeşiltaş

Yazar

ODTÜ İşletme Topluluğu

ODTÜ
İşletme

İlgİlİ Yazılar

Filmlerin Tanımadığımız Kahramanları

Filmlerin Tanımadığımız Kahramanları

Yaz Tatilinde Vizesiz Seyahat Edebileceğiniz 8 Ülke

Yaz Tatilinde Vizesiz Seyahat Edebileceğiniz 8 Ülke

0 Yorum

Yorum Yaz