Pek çok sevda gelip geçti bu dünyadan. Kimi ayrıldı, kırdı, döktü. Kimi birlikte bir ömür sürdü. Kimi unutuldu. Fotoğrafları çürüdü açılmayan kutularda. Kimi efsane oldu. Dilden dile dolaştı. Hayatımıza ya renk kattı ya da bizlere ders oldu. Şimdi o efsanelerden, edebiyatı ”edebiyat” yapan yegane değerden, aşktan bahsedeceğim. Dizelere, cümlelere sebebiyet veren sevdalardan.

1. Nazım ve Piraye

Onunla başlamamak olmaz. O edebiyatın romantik devrimcisi, mavi gözlü devi, en güzel dizelerin, en unutulmaz aşkların sahibi.

Gelelim Nazım’ın Piraye’ye olan sevdasına. Piraye kocasından ayrılmış dul bir kadın ve aynı zamanda Nazım’ın kız kardeşinin arkadaşıdır. Aralarında bir kıvılcım kopar ve Nazım Piraye’ye ilk şiirini yazar:

“kızım, annem, karım, kardeşim
sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana!”

Hikayesi ise şöyledir; Nazım, Piraye’ye çok sevdiği mor menekşe almaya niyetlenir ancak dostları açtır ve çiçek parasını onlara, karınlarını doyurması için verir.

Şiirin sonunda der ki:
Ne haltedek,
dostların karnı açtı
kıydık menekşe parasına!

Gel zaman git zaman aşkları büyür ve 1935’te kimseye haber vermeden evlenirler. Ancak tarih onların yüzüne gülmeyecektir, hiç rahat edemezler. Nazım’ın mahpushane günleri başlar. Mahpusta tek dostu, tek arkadaşı, canı Piraye’dir. O kadar çok şiir, o kadar çok mektup yazar ki Piraye’ye… Bu aşkının en güzel örneğidir. Ve her mektubunda ”Karıcığım” diye hitap etmekten vazgeçmez.

– Piraye’ye Mektuplar
Ne güzel şey hatırlamak seni:
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken…

Ne kadar çok dize dökülse, mektup yazılsa da 1930’da başlayan büyük aşk 1950’de noktalanır. Piraye, Nazım’ı hep sabırla beklemiş, boşandıktan sonra da kimseyle evlenmemiştir. Sevdasını zihnine ve kalbine gömmüştür bir nevi. Nazım ise O’nu kimsenin sevemeyeceği kadar güzel sevmiş, şimdi okuyup hayran kaldığımız, belki de okuyunca göz yaşlarımızı tutamadığımız o şiir ve mektupları Piraye’ye yazmıştır.

Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin…
Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.

2. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Mari Gerekmezyan

Bedri Rahmi bir gün bir toplantıda gözünden süzülen yaşlar eşliğinde bir şiir okudu:

“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.
…”

Toplantıda karısı Eren de vardı. Ancak o dahil herkes bu dizeleri karısı Eren’e değil, kaybettiği sevgilisi, ”Karadut”u Mari’ye yazdığını biliyordu. Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Resim ve Heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Mari’nin güzel yüzü, ahenkli bakışları Bedri Rahmi’nin zihnine bir bıçak gibi saplanmıştı. Büyük aşk, Mari’nin Bedri’nin heykelini yapması ve Bedri’nin de O’na cevap olarak dizeler dizmesi ile başlamıştı. O kadar alevlenmişti ki, bir süre sonra bütün İstanbul bu aşk ile kavrulur oldu. Bedri’nin çaresiz ama sabırlı eşi Eren ise, eşinin O’na dönmesini inançla bekliyordu.
1946 yılında Karadut hastalandı, savaş yeni bitmiş, ilaç fiyatları uçmuştu. Bedri Rahmi çaresiz bir şekilde sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını satmaya başladı. Aldı da. Ancak bir gün kötü haber geldi. Bu kadar çaba yetmemiş, Mari hayata veda etmişti. Bedri Rahmi yıkıldı ve onu toparlayan, kolları arasına alıp hayata geri getiren kişi inançlı eşi Eren oldu. Toparlanma döneminde Bedri Rahmi pek çok dizeye can verdi. Tarzı bambaşka bir hale büründü. Ve romantik adam, acıyla harmanlandı. Eren eşini hayata döndürdüğünü zannediyordu. Ta ki o geceye kadar. O gece toplantıda Bedri Rahmi’nin içinin hala acı ile yandığını anladı ve bir süre Paris’e taşınma kararı aldı. Ve Pariste yaşarken yazdığı bir mektupta eşi Bedri’ye o geceyi şu cümlelerle anlattı:

“Canuşkam,
Kulüpte bir gece, şiir okumuştun hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın. Eren.”
Eren’in inancı boşa çıkmadı. Dilediği, istediği gibi oldu. Bedri Rahmi eşine geri döndü. 1974’teki ölümüne kadar, aynı evde birlikte yazarak, çalışarak, mutlu mesut yaşadılar.

3. Tomris Uyar ve Turgut Uyar

O kadın. Peşinde 3 şair olan o kadın. Tarzı, kişiliği, havası bambaşka olan kadın. Tomris Uyar.
Ve bu kadınla aynı yastığa baş koyabilmiş, uzaktan bakmaktansa yanında yer edinebilmiş o adam. En güzel dizelerini bu kadına yazan adam. Turgut Uyar. Bana sorarsanız iki farklı kişilik, iki farklı tarz. Ama öyle bir uyum ki bu, ateşin kırmızısı ile samanın sarısı gibi. Ve iki taraf da yanıyor.

Tomris’in yaşamının en uzun soluklu sevdası Turgut Uyar’dır. Turgut’la tanıştığında Cemal Süreya ile ayrılmak üzeredir. Turgut Uyar ise eşinden yeni ayrılmış, çocukları ile birlikte İstanbul’a gelmiştir. Turgut şiir yazmayı bırakalı 7 sene olmuştur ve Tomris’le tanışmışlardır. Tanıştıktan bir süre sonra başlayan o mektuplaşma, aşklarının alevlendiği ve her iki tarafında yanmaya başladığı kısımdır. 7 yıldır şiir yazmayan Turgut’a bu kadın ilham olacak ve Turgut Uyar, İkinci Yeni’nin sıra dışı şiirlerini kağıda dökecektir.
Turgut, Tomris’i her an elinden kaçacakmış gibi, acele bir sevgi ile sevmektedir. Tomris bu hali şu şekilde açıklamıştır: “Turgut, beni her an elinden kaçıracakmış gibi gereksiz bir kaygıyla yıpranacak; ben de hiçbir rekabet söz konusu olmadığı bir alanda, boyuna birinci seçilmekten yorulacaktım.”
Ve bir süre sonra çekilemez hale gelen bu karışıklık, 1985’te geride dizeleri, cümleleri bırakarak noktalanır.

“Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile
Seni ben geçerken
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ”O” geçiyordur
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler.
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
Zamanı durdururum yüreğimde,
Sensiz geçtiği için,
Akrep yelkovana küskündür.
Şu bozuk saat çalışsa benim için ölümdür.
Bil ki akrep yelkovanı geçerse,
Atan bu yüreğim durur.
Bırak bozuk kalsın, hiç değilse
Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.”
Turgut Uyar

4. Sezai Karakoç ve Mona Rosa

Sezai, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanır. Ancak bu okulun hayatının dönüm noktası olup, O’na en güzel şiirini yazdıracağından habersizdir. Yeni bir üniversite öğrencisi olmanın heyecanını taşımaktadır. Derslere gidip geliyordur. Ta ki bir muhacir kızına gönlünü kaptırana kadar. Bu kızın adı Muazzez’dir. Sezai gönlünü öyle bir kaptırır ki, yemez içmez Muazzez’i düşünür. Ancak muhacir kızının bu aşktan haberi yoktur. Sezai, cesaretini toplayıp bir türlü açılamaz. Aradan 4 yıl geçmiş, geçen zaman boyunca şair aşkını içten içe yaşamıştır. Ta ki o geceye kadar. Mezuniyet gecesi. Bütün mülkiyeliler mezun olmanın verdiği heyecan içerisindedir. Sezai’nin bir şiir yazdığı kulaktan kulağa duyulur. Ve bir şekilde kürsüye çıkartılır. Kürsüye çıkan Sezai, o kalabalık içerisinde bir türlü yanında bulunamadığı aşkını aramaya koyulur. Ve O’nu gördüğü an başlar en ünlü şiirini okumaya:

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Bu şiir aslında gizli bir akrostiştir. Sezai, sevdasını yalnızca kalbine değil, yazdığı bu şiire bile gizlemiştir.

5. Nazım ve Vera

Onunla başladım, onunla bitirmek istedim. Bir unutulmaz sevda daha. Yalnız bu sefer mutlu biten ve son nefesini birinin yanında, el ele verdiği. Nazım’ın belki de en büyük aşkı, biricik Vera’sı. Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi karısı…

“Gelsene dedi bana. Kalsana dedi bana. Gülsene dedi bana.
Ölsene dedi bana. Geldim kaldım güldüm öldüm.”
Nazım Hikmet ve Vera Tulyakova 1955 yılında tanışırlar. Vera o zamanlar evlidir ama Nazım, O’na öylesine bağlanır ki, eşinden ayrılması için elinden geleni yapar. Ve başarır da. İki sevgili, artık birlikte yaşayacak ve Nazım ilham kaynağı olan bu eşsiz kadının her an yanı başında olacaktır. Bu aşk belki de Nazım’ın en verim aldığı, en güzel dizelerini dizdiği aşktır. Vera için o kadar çok şiir yazar ki, okuduğunuz zaman tüylerinizin diken diken olmaması mümkün değil.

Nazım ile son pazar sabahında kahve pişirmiştir Vera. Nazım’ın hasret kaldığı memleketinden gelen sıcacık bir kahve. Vera ertesi gün yaşayacağı felaketten habersiz, o gün uzun uzun bakar Mavi Gözlü Dev’e… Ve seneler sonra o günü şöyle anlatacaktır:
“Korkunç günün arifesinde, Pazar günü ilk ben kalktım. Yanında yiyecek bir şeylerle küçük bir fincan Türk kahvesi getirdim sana. Kahveyi içtikten sonra kalmadın. Gazetelerin ortasında yatmayı sürdürüyordun. Ben çalışma odasına geçip hızlı bir tempoda çalışmaya başladım. Saat tam 2’de “Turnalar” adlı oyunu Merkez Çocuk Tiyatrosu’na yetiştirmek için söz vermiştim. Oyunu yazmanı senden istemişlerdi, ama sen sonra benim üstüme yıkmıştın ve ben de yetiştiremiyordum işte. Oyun Hiroşima trajedisi üzerine kurulmuştu. Bir avuç küle dönen küçücük çocukların kısacık yaşamlarına ve şimdi Hiroşimalı çocukların kâğıttan yaptıkları turnaları anlatıyordu. Bu turnalardan bin tane yapıldığında ölen çocuklardan birinin dirileceği inancıyla çalışıyorlardı. Senin küçük Japon kızın ağzından yazdığın şiiri, bu nedenle, pek çok kez okumuştum son günlerde. Senin önerinle oyunun içine de koymuştuk dizelerini. İkisi birbirini mükemmel tamamlıyordu.”
Ve sonra Mavi Gözlü Dev son nefesini verir. Geriye sevdası diri bir yürek kalır. Vera. Ve edebiyatın en güzel mirası. Nazım’ın yazdıkları.

Son bakış…
“Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum. Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden…” Mayıs 1959/ Nazım Hikmet

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Gülce Aslı Süzen | ODTÜ Uluslararası İlişkiler

“Kültür&Sanat” kategorisinden benzer yazılar:

ODTÜ Tiyatro Şenliği (Şenlik ’15)

Teknolojiye ayak uydurmak amacıyla her gün daha da “modernleşen” çağımızın en büyük kayıplarından biri de şüphesiz ki yazılı ve görsel basına olan ilgideki azalmadır. Her yıl giderek azalan kitap okur-yazarlık oranları, sahnelenen oyun sayısı bu durumun en belirgin göstergelerinden… devamı için tıklayın.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın