O akşam, yolun hemen kenarında park etmiş taksiye yaklaşıp bizi havalimanına beş dinara götürüp götüremeyeceğini sorduğumuzda başımıza geleceklerden bihaberdik. Ürdün’ü daha önce ziyaret eden herkes, hava limanı için on beş dinardan daha ucuza taksi bulamayacağımızı söylemişti bize gelmeden önce. Sabahın saat üçünde İstanbul’dan kalkan uçağımız Ürdün’ün Akabe şehrine indiğinde, bizzat deneyimledik bunu biz de. Yaptığımız pazarlıklar sonuçsuz kaldı, hiçbir taksici on beş dinardan bir dinar aşağı düşürmedi fiyatını. Fakat hava limanından şehre giden tek araç taksiler değil elbette. Hayır, otobüsten ya da trenden bahsetmiyorum. Bizden bir saat sonra inen Madrid uçağındaki tatlı mı tatlı İspanyol teyzemizden ve onun pek yardımsever kocasından bahsediyorum. Böylece tek dinar ödemeden vardık havalimanından Akabe’ye. Şimdi, bundan tam yedi gün sonra, Ürdün çöllerinde gün batımını izledikten, Petra’da tarihin derinliklerine daldıktan ve Amman’da mistik bir yolculuğa çıktıktan sonra, yeniden Akabe’deyiz. Saat birde hava limanından kalkacak olan uçağımız bizi İstanbul’a taşıyacak. Güneş battı, birazdan akşam olacak ve hava sıcaklığının kırk dereceyi zorladığına dair yemin edebilirim. Ne diyordum, ayrıntılarda boğuldum. Havanın kırk dereceyi zorladığı o sıcak Mayıs akşamı, sadece öylesine, yolun hemen kenarında park etmiş taksiye yaklaşıp bizi havalimanına beş dinara götürüp götüremeyeceğini sorduğumuzda adamın kabul edeceğine hiç ihtimal vermemiştik.

Taksicinin hiç düşünmeden “Tamam.” Demesiyle şaşırdık, öylece kalakaldık. Planlarımız arasında son paramızla güzel bir falafel yemek vardı oysa. Taksiciye sorduğumuz soru boşa atılmış bir kurşundu. Hayatta sık sık atar insan böyle kurşunlar, ya tutarsa diyerek, tutmazsa kaybedecek bir şeyi yoktur çünkü. İçine girdiğimiz şaşkınlıktan ilk sıyrılan ben oldum, öyle alışmıştık ki pazarlık yapmaya Ürdün’de. “Üç dinar olmaz mı?” dedim şoföre. Neyse ki şoför İngilizce bilmiyordu ve Oğulcan hemen girdi araya. “Kanka istersen şansımızı fazla zorlamayalım.” Oğulcan haklı, arsızlığın lüzumu yok. İşte, tam o anda Oğulcan’ın aklına dâhiyane bir fikir geldi. Uçağımız bir de kalkacak ve saat henüz altı bile değil. Havalimanının da şehir merkezinden hemen hemen on beş dakika sürdüğünü varsayarsak, son saatlerimizi havalimanının klimalı bekleme salonunda, florasan ışıklar altında geçirmek yerine, şehir merkezinde geçirmeyi tercih ederdik elbette. “Abi sen şimdi git, saat onda burada buluşalım” deyiverdi Oğulcan. Oğulcan dedi ama, şoför anlamadı elbette dediğini Oğulcan’ın. Beş dakika süren karşılıklı anlaşma sürecinden sonra, Oğulcan uçağı işaret ediyor, şoför başını sallıyor, Oğulcan saati işaret ediyor, şoför başını sallıyor, şoför dediklerimizden ne anladı bilinmez ama bizi bir yere götüreceğini söyledi ve nasıl olduğunu anlamadan atladık taksiye.

Beş dakika sonra, cephesi yekpare cam, camın üzeri uçak firmalarının amblemleriyle kaplı bir ofisin önünde durduk ve birkaç dakika süren karşılıklı anlaşma denemelerinin ardından nihayet anladık şoförümüzü. Önce saatini işaret ediyor, tam biri gösteriyor, sonra camı işaret ediyor, uçakları gösteriyor ve “No Istanbul. No fly” diyor. Ardından da ekliyor: “Istanbul. Fly”, sonra yine saatini gösteriyor, saatinde onu işaret ediyor. Tam o anda biz kahkahalara boğuluyoruz çünkü bizim akıllı şoförümüz demek istiyor ki, sizin uçağınız bir de değil, onda kalkacak. Biz kahkahalara boğulduğumuz anda telefonu çalıyor şoförümüzün ve başlıyor açıp bağıra çağıra konuşmaya. Telefonu kapattığında suratı düşüyor ve oturup kalıyor ofisin önündeki merdivenlere. Anlıyoruz ki durum ciddi, yavaş yavaş gülmeyi kesip yanına yaklaşırken şoförümüzün, adamın sessizce “No Fly No İstanbul” dediğini duyuyoruz bir yandan.

 

Şoför dediysem aklınızda yaşlı başlı, saçlarına aklar düşmüş, emektar bir taksici gelmesin, bizimki ziyadesiyle genç, bıyıkları yeni terlemiş bir oğlan. Yanına yaklaşıp, problem ne, diye sormamızla başlıyor anlatmaya. Önce parmağındaki yüzüğü gösteriyor, sonra yaka silkiyor. Önce yüzüğü parmağından çıkarıyor, sonra ağzına alıp kırmak ister gibi ısırıyor. Önce sanki telefonu çalmış gibi kulağına götürüyor, sonra suratını sağa sola bükerek nişanlısının taklidini yapıyor. Sonra yine telefon çalıyor ve bütün sokağı bas bas inleten bir kavga başlıyor.

Telefon kapandığında şoförümüz bize dönüyor ve başlıyor anlatmaya Arapça, mütemadiyen yüzüğünü işaret ederek üstelik. Tam bu noktada, içten içe acıyıp bu genç adama, bir an evvel gitmeye karar veriyoruz havalimanına. Yol boyunca o anlıyor, biz dinliyoruz, aslında avukat olduğundan fakat evlenebilmek için para biriktirdiğinden, sırf bu yüzden geceleri takside çalıştığından ama nişanlısının asla yetinmediğinden, hep daha fazlasını istediğinden, kayınbiraderinin kumar oynadığından ve kendisinden para aldığından, kayınbabasının çapkın, kaynanasının cadaloz olduğundan. O anlatıyor, biz dinliyoruz. Hangi dilde anlatıyor, bilmiyoruz ama hiç şüphe yok ki anlattıklarını kelimesi kelimesine anlıyoruz. Bazen kahkahalarla gülüyoruz, gözlerimiz yaşarıyor, bazen hüzünleniyoruz, gözlerimiz doluyor. Kah karnımıza gülmekten ağrılar giriyor, kah hıçkırmaktan nefessiz kalıyoruz. Hava sıcaklığının kırk dereceyi zorladığı bu sıcak Ürdün gecesinde, Kızıldeniz ışıl ışıl parlarken Akabe şehrinin ışıklarıyla, bu taksici ile neden ve nasıl kesiştiğini düşünüyorum yollarımızın. Aynı anda nasıl hem gülebildiğimi ve hem hüzünlenebildiğimi soruyorum kendime, ortak bir dil konuşmamamıza rağmen aramızda. Hayat değişik tesadüflere gebe. Nihayet varıyoruz havalimanına, hem de sadece 5 dinara. Havalimanının soğuk bekleme odasında, uçakta ve hatta İstanbul’da dahi kahkahalarla gülüp hüzünleniyoruz Oğulcan ile tüm bu olanlara.

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Tevfik Batuhan Barım | İTÜ Mimarlık

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın