Amsterdam seyahatimin üstünden 1,5 sene geçmesine rağmen aklıma kalan, gözümü kapattığımda kendimi orada bulabileceğim, insanların bisikletlerini sürüp kanalların kenarında piknik yaptığı, aşıkların aşklarını köprülere kilit vurarak tescillediği bir şehir Amsterdam, başka bir deyişle huzurun başkenti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraflardan gördüğüm sakin suyun üzerinden gezinen sandallar, kanalların üzerine yapılmış köprüler, köprüde gezinen bisikletler, daracık ve dip dibe evleri ile beni büyülemişti bu güzel şehir. Beni bu denli etkileyen bir yeri görmemek olmazdı. Hep hayalini kurduğum şehir Amsterdam’a gitmek için lise son sınıfta ailemi ikna ettim ve Haziran ayında biletlerimizi alıp yola koyulduk. 3,5 saatlik uçak yolculuğundan sonra merkeze gitmek üzere trene bindik.

Uzun ama keyifli bir tren yolculuğundan sonra tren bizi şehrin göbeğinde Centraal Station’da bıraktı. Bu görkemli tren garının içinde küçük marketler ve dükkanlar var. Tren garının arka kısmında ise yazımın devamında bahsedeceğim Zaanse Schanse kasabasına gitmek için otobüse binmiştik. Garın çıkışında müzikseverlerin çalması ve dinlemesi için bir piyano yerleştirilmiş. Binadan çıktıktan sonra yolu geçip Amsterdam’a turist olarak gelenlerin ulaşımı sağlamak için aldığı Amstel Kart’ı almak için sıraya girdik. Bu karta çok fazla para verdiğimizi düşündük fakat gezinin sonunda deydiğine karar verdik. Kartın güzelliği kaldığımız süre boyunca tüm toplu taşımaları kullanabilmemiz ve gezilecek birçok önemli yere ücret ödemeden giriş yapabilmemiz. Amsterdam’a gelenlerin kalacakları süreye bağlı olarak ilk iş Amstel Kart almalarını öneririm. Kartımızı da aldıktan sonra meşhur ‘’I Amsterdam’’ yazısının bulunduğu bölgeye ilerledik. Harflerin içine girerek ve üstlerine çıkarak fotoğraf çektirdik ve parkta saksafon çalan farklı müzisyenleri dinledik. Aynı bölgede çeşitli kafeler, restaurantlar vardı fakat biz çılgınca gezmeye karar verdik ve Diamond Museum’a gittik. Kartımızı kullanarak müzeye ücretsiz giriş yaptık, elmasların yapım aşamasını, ham halini ve işlenmiş hallerini gördük; her yer ışıl ışıldı. Çıkışta ise kraliyet ailelerine verilen taçları görebiliyorsunuz. Centraal Station bölgesini dolaştıktan sonra Hollandalı ressam Van Gogh’un müzesine giriş yapmak için epey sıra bekledik fakat bir ressam olarak bana Amsterdam’da en çok ilham veren bu müzeyi gezmek için o uzun kuyruğu beklemeye değerdi. Van Gogh’un ‘’Ayçiçekleri’’ tablosunun gerçeğini izlemek; tablonun taslak çizimlerini Van Gogh’un eskiz defterinde görmek, ve izinsiz de olsa en sevdiğim ressamın çalışmalarını yaptığı paletin fotoğrafını çekmek benim için unutulmaz bir deneyimdi!

Hem yolculuk hem de yoğun gezi programımız nedeniyle Booking’den kiraladığımız Amsterdam manzaralı, güvercinlerle dolu balkonlu minik evimize metro ile ulaştık. Metroyla giderken sağlı sollu çiçek dolu parklar ve bisiklet süren genç yaşlı birçok insan gördüm ve o an kafamdaki Amsterdam’dan kat be kat daha güzel olduğunu anladım bu şehrin. Akşam olduğunu havanın kararmasından değil karnımızın acıkmasından anladık, hava o kadar geç kararıyordu ki saate bakmasaydık akşam olduğunu anlamayacaktık. Havanın kararmasıyla birlikte yani 10-11 civarı insanlar sokaklara dökülüyorlardı biz de silsileye katılıp kalabalık ve sıcak bir mekanda akşam yemeği yedik. Turistik bir şehir olmasından dolayı yemek fiyatları epey pahalı, bu yüzden biz de küçük evimizde kendi yemeklerimizi, kahvaltılarımızı yapmaya karar verdik. Albert Heijen adlı market ise ihtiyaçlarımızı karşılmak için birebir! Uygun fiyata kahvaltı alışverişini yapıp, evimize döndükten sonra balkonda tenimizi okşayan ılık ama sisli Amsterdam havası ve güvercinlerimiz eşliğinde unutulmaz bir kahvaltı yaptık ve sonrasında Zaanse Schans adında şirin mi şirin bir kasabayı ziyaret etmek üzere Centraal Station’a doğru yola koyulduk.

Amsterdam’ı kuzeyine kurulmuş hatta Hollandalıların ilk yerleşim merkezlerinden biri olan Zaanse Schans’a ulaşım trenle ya da otobüsle sağlanıyor. Benim deyişimle cennet tasvirinin yapılabileceği bir yer bu renkli kasaba.

Girişte bizi çikolata fabrikası karşıladı; çikolata fabrikasından tüm köye yayılan kakao kokusu aklımıza o kadar kazınmıştı ki doğrudan fabrikanın ürettiği çikolataların satıldığı dükkana yöneldik. Çikolatamızı yedikten sonra birbirinden renkli, cıvıl cıvıl bahçelerin olduğu insanların bahçelerindeki sallanan koltuklarında kahve içip sohbet ettiği bir alana girdik. Biz bahçelerin güzelliğine kendimizi kaptırmışken karşımıza çıkan dereyi takip ederek karşımızdaki ormanları görünce bu güzelliklerin ortasında oturup bir kahve de biz içelim dedik. Fotoğraflarımızı çekindikten sonra derenin köye yakın olan kısmındaki otluk alanda siyah ve beyaz renkli koyunların otladığını gördük. Daha yeni kalkıp dolaşmaya başlamışken onları da seyretmeye karar verdik. Burada minik peynir fabrikası Henri Willing’in olduğunu Hollanda’da yaşayan Türk bir çiftten öğrendik ve hemen yola koyulduk. Peynir fabrikası ufak da olsa epey doyurucuydu. Tabaklar envai çeşit peynirleri denememiz için reçellerle birlikte koymuşlardı ve en güzeli lavantalı olandı. Peynir alacaklar için Baby Gauda şiddetle tavsiye edilir.

Kasabanın çıkışında yel değirmenlerinin olduğu bir bölgede bir dolu Türk aileye rastladık ve oraya doğru yöneldik. Zamanında kasabada 1000 adet yel değirmeni var iken,1920’li yıllarda bu sayı azalarak 50 ye düşmüş ve günümüze sadece 13 adet yel değirmeni kalmış. Bu yel değirmenlerini gezmek için ücret alınıyor.

1782 yılında yapılmış olan De Kat adlı yel değirmenini 4 euro karşılığında gezmek mümkün. Hollanda’ya gidenlerin dönüşte ya biblosunu ya da kendisini aldığı ‘’clogs’’ adlı tahta ayakkabıların yapıldığı bir ayakkabı atölyesi var bu kasabayı ziyaret edenlerin kasaba çıkışında mutlaka görmesi gereken bir yer bu renkli atölye. Çalışanlarıyla, havaya asılmış rengarenk tahta ayakkabılarıyla bu sevimli atölyede ayakkabı yapımını izleyip, onları satın alıp girişteki dev clog ile fotoğraf çektirebilirsiniz.

Tüm günümüzü Alice Harikalar Diyarı tadındaki bu kasabada geçirmek unutulmazdı.

3.günümüzde Anne Frank’ın evine gittik. Amsterdam’a giden her turistin görmek için sıraya girdiği ve günler öncesinden bilet aldığı Anne Frank’ın evi küçücükken Nazilerin zulmünden saklanmak için dolap arkasında yaşayan Yahudi kız Anne‘in hikayesine ev sahipliği yapıyor. 11 yaşında kendi defterini tutmaya başlayan ve tüm acılarını, sevinçlerini kağıda döken Anne ölene dek 3 ailenin yaşadığı ve her aileye bir odanın verildiği evde 5 sene boyunca saklanmış. Odalarına ise bir dolap aracılığıyla giriliyormuş. 16 yaşında Anne öldükten sonra babasının çöpte küçük kızın günlüğünü bulmasıyla günlük bir yayın evine veriliyor ve çok kısa sürede günlük çeşitli dillere çevrilerek dünya çapında en çok okunan kitaplardan biri oluyor. Bu hayatta kalma mücadelesini anlatan günlüğün orijinali Anne Frank’ın evinde sergileniyor ve tabii ki evlerine giriş hala dolap aracılığıyla yapılıyor!

Bu dramatik hikayenin kahramanı Anne Frank’ın heykeli evi ile yanındaki kilisenin tam ortasına yapılmış.

Anne Frank’ın evinin tam karşısındaki kanalları görünce, Amstel Kart’taki kanal turu hakkımızı kullanmaya karar verdik fakat öncesinde kanallara sıfır olan Hard Rock Cafe’de bir hamburger yedik!

Amstel Nehri’ndeki kanal turu yaklaşık kırk dakika sürüyor ve kanal turu boyunca masaya bırakılmış kulaklıklarla an be an geçilen yerler hakkında bilgilendirme yapılıyor. Eski ince uzun binaların tarihini, yapılış amacını, kanalların yapıldıkları dönemde nasıl bir önem taşıdığını, köprülerin hikayesini ve çok daha fazla bilgiyi kanal turundan edinmek mümkün.

Amstel Nehri’nde bilgiye doyduktan sonra biraz da gözümüzün doyması için Amsterdam’ın en meşhur parkı olan Vondelpark’a geçtik. Şehrin merkezine konumlanmış bu park gençlerin şaraplarını peynirlerini alıp piknik örtülerini serip sohbet ettiği doğa ile iç içe huzur dolu bir park. Bisiklete binmek, şehrin kalabalığından bir nebze olsun izole kalmak için doğru adres Vondelpark. Turistler için ekran resmi niteliğindeki fotoğraf karelerine ev sahipliği yapan bu park, yeşil alanları, endemik ağaç türleri, gölleri, ortanca ve gül bahçeleriyle döneminde hippilerin toplanma yeri olmuş. Özetle Amsterdam’a gidip de gezilmeden geçilecek bir yer değil bu doğa harikası!

Seyahatimin son günü, dönüş gününde bu güzel şehirden ayrılmanın verdiği buruklukla bir anı defteri tutmaya karar verdim. Bütün bu güzellikleri aklıma kazımak yerine kağıda dökmenin daha sağlıklı olacağını düşündüm, açıp okudukça yüzümde oluşan tebessümün beni tekrar o köprülerde dolaştıracağına, sandal turu yaptıracağına, Narnia misali dolaptan geçireceğine, lalelerin renk cümbüşünde beni kaybettireceğine ve Aşk Köprüsündeki kilitlerle birlikte beni Amsterdam’a takılı bırakacağına eminim. Kısa ama dopdolu bir gezinin sonunda şu an bu satırları yazarken Amsterdam’ın bana ne kadar yer ettiğini bir kere daha anladım. Bu cıvıl cıvıl şehir benim için hep özel kalacak. Hayatınızda sizi gülümsetecek bir yere siz de kilit vurmak istiyorsanız doğru adres: Amsterdam!

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Ece Aydemir | ODTÜ

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın