Eğlenceyi, size ilham verecek insanları, doğal güzellikleri ve başka çok az yerde yaşayabileceğiniz ilginç deneyimleri beraber sunan bir ada… Bali.

Bir adalar ülkesi olan Endonezya’nın en meşhur ve en çok turist alan adası Bali. Bu bazen fiyatlar ve trafik açısından kötü olsa da görülmeye değer bir yer olduğunun kanıtı bence. Bali’nin temel olarak iki kısmı var diyebiliriz. Biri Kuta bölgesi diğeriyse Ubud. Ben Bali’ye Singapur’da okuduğum dönemde sınavlar öncesindeki okuma haftasında gitmiştim. Her ne kadar adı okuma haftası da olsa bizim için on günlük bir tatil süresiydi. Biz 6 kişi gittiğimizden hostelde kalmak yerine villa kiralamak daha keyifli ve ucuz olduğu için onu tercih ettik. İlk 2 günü Kuta’da, kalan 5 günü de Ubud’da geçirdik. Kuta’daki zamanımızı gündüz sörf, gece parti şeklinde geçirdiğimizi söyleyebilirim. Hatta ilk gece tamamen rastlantısal şekilde Steve Aoki konseri olduğunu öğrendik, normalde ben bayılırım Aoki’ye ama gitmeden o kadar araştırmış olmama rağmen hiç haberim yoktu. Hemen bilet aldık tabi, Singapur’dan başka arkadaşlarımız da o sırada Bali’deydi onlarla da buluştuk konserde. Ee Aoki konserine gidip pastalanmamak olmaz tabii ki. Cake me Aaokiii diye bağırarak koca bir pastayı yüzümüze yedik.

Bali’de deneyebileceğiniz yeni şeyler asla bitmiyor diyebilirim. İtiraf etmek gerekirse ben de lisede Eat, Pray, Love okuyup Bali’ye gidip yoga yapıp kendimi keşfetmenin hayalini kuran biriydim ama çok turistik olmasıyla ilgili de kaygılarım vardı. Bunun aslında iyi bir yanı var: Benzer düşünceleri olan insanları bir araya topluyor. Mesela bir gün çiğ-vejetaryen bir restoranda (ki bunlar çok ünlü) otururken tanıştığınız insanları başka bir gün bir yoga etkinliğinde görüyorsunuz, sokakta karşılaşıyorsunuz. Bence bu çok güzel bir duygu, gezinin sonlarına doğru gittiğim her yerde tanıdık biriyle karşılaşıyor, onlarla sohbet etme fırsatı buluyordum. Bir gün bu şekilde tanıştığımız bir arkadaşımız bizi “Ecstatic Dance” diye bir etkinliğe davet etti. Bu sanırım başka yerlerde de yapılıyor ama Bali’de olanı gerçekten keyifli ve eğitici. Amacı insanların istedikleri gibi, utanmadan dans etmesine ve kendilerini ifade etmesine fırsat vermek. Hiç alkol almadan, duygularınız vücudunuza ne yaptırıyorsa, en kötü figürlerinizle dans etmenizi sağlıyor ve her dans figürü aslında sizin içinizde biriktirdiklerinizin yansıması. Bu duyguları bulmak, varlıklarını fark edip kabullenmek müthiş bir deneyim.

Bali deyince tabi yogasız, masajsız da olmaz. Biz genelde uyanabilenler olarak sabah yogasına gidiyorduk. Masaj olarak da Asya’da pek çok yerde olduğu gibi adım başı uygun fiyatlara masaj yaptırılan pek çok yer vardı. Benim en beğendiğimse ilk defa denediğim sıcak taş masajı oldu. Bali’nin dillere destan doğal güzellikleri, yanındaki muhteşem adalar ve o yeşil pirinç tarlaları canlanıyor aklımda şimdi düşününce. Biz pirinç tarlalarını görmek için motor kiralayarak kaldığımız yerden yarım saat kadar uzakta olan bir alana doğru yola çıktık. Yol boyunca da yemyeşil tarlaları, küçük çömlek dükkanlarını görmek mümkün. Bunların arasından küçük bir kahve tadım çiftliğinde durduk. Tabi çiftlik neden dedim şimdi? Endonezya’da dünyanın en pahalı kahvesi diye bilinen bir kahve türü var- ama o kadar dehşet pahalı değil ya da biz replica olanlardan içtik, bilemiyorum onu. Kahve tohumlarını civet denen bir kedinin yiyip sindirememesi sonucu dışkısında kalan çekirdeklerden yapıyorlar, tamam iğrenç geliyor kulağa ama tadı kötü değil. Bu kedilerin bulunduğu, endüstriyel olmayan bir çiftlikti burası. Aynı zamanda 15 farklı çeşit yerel çay ve kahveyi de tatma fırsatı yakaladık. Tabi o yemyeşil tarlaların üzerinden uçarak sallandığımız harika salıncakları da unutmamak lazım. Her ne kadar Bali kendisi bir ada olsa da yanında pek çok turistin bilmediği ya da zaman kısıtlamasından dolayı gidemediği başka adalar da var. Biz bir günümüzü bu adalardan biri olan Nusa Penida’da geçirmek istedik, aslında orada görmek istediğimiz en önemli kısım Kelingking Beach adı verilen bir falezdi. Okyanusun mavisinin dağla buluştuğu bu muhteşem manzaraydı aslında peşinde olduğumuz. Yukarıdan o kadar tehlikeli gözükmüyordu ama aşağı indiğimizde dalgaların ne kadar güçlü olduğunu anladık. Aslında inmemiz için merdivenler vardı ancak bir kısmı kırıktı ve aşağıya kadar inmememiz öneriliyordu, yine de bu kadar yolu gelme sebebimizden vazgeçmedik tabi. Kırk dakikalık bir iniş sonucu sahile vardık. Bembeyaz kumlar, okyanusun maviliği ve kocaman dalgalar, sahilin iki falez arasında kalmasının yarattığı o yeşil görüntü ve bizim dışımızda turist olmaması bu manzaranın tüm güzelliğini doyasıya yaşamamızı sağladı.

Endonezya çoğunluğu Müslüman olan bir nüfusa sahip olsa da Bali’de genelde inanış Hinduizm. Okyanus kıyısında, doğayla iç içe pek çok tapınak var Bali’de ama girmek her zaman mümkün değil. Aslında Hindu tapınaklarına genelde girilebilir ama Bali Hinduizmi’nde bu pek olağan bir şey değil, bazılarına girilebilse de kıyafet kısıtlaması yüksek. Yine de tapınakların çoğu muhteşem manzaralara sahip, gezmek ve kültürü tanımak adına yaptığımız en keyifli şeylerden biriydi tapınakları ziyaret etmek. Çoğu şehirden uzakta olduğu için yol biraz zaman alıyor ama genelde motorlarla seyahat ettiğimiz için ormanın içinde yaptığımız bir saatlik yolculuklar çok güzel geçiyordu.

Yapamadığım için üzüldüğüm bir şey var ama: Mount Agung’da trekking. Çünkü çok şanslı(!) olduğumuz için biletlerimizi aldıktan iki gün sonra Bali’de volkan patlaması tehlikesi en yüksek seviyeye çıkarılmıştı. Orada olduğumuz süre boyunca da hep en yüksek seviyede olduğu için her gün iki dakika ‘şimdi patlasa nasıl döneriz?’ diye düşünüyorduk. Bir dahaki sefere artık. Döndüğümüzde sınavların iki gün sonra olması haricinde çok eğlenceli geçen, yeni şeyleri keşfettiğimiz bir ada tatiliydi.

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Elif Temel | Koç Üniversitesi Endüstri Mühendisliği

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın