1- Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ben her şeyi merak eden bir adamım. Dünyanın 1001 halleri de biraz böyle başladı zaten. Eşim HŞB diye dalga geçer benimle, “her şeyi bilen” manasına gelir. Ben her şeyi merak ederim. Bu dünyada benim merak etmeyeceğim hiçbir şey yok. Aklınıza gelmeyecek şeyleri merak ederim. Lise 1’de, tarih dersinde, Atlantis efsanesinin nasıl çıktığını biliyor musunuz bilmiyorum, Tera Adası diye bir ada var, Girit’in hemen yanında. Onun üstünde bir yanardağ var. Bu yanardağ patlıyor, Bütün Girit’i lavlar kaplıyor, Miken Uygarlığı’nı yok ediyor. Bütün Girit’i dalgalar süpürüyor. Ada çöküyor, içinde binlerce insan ölüyor. Atlantis Efsanesi böyle doğuyor. Ada’nın adı da Tera. O sırada Türkiye’nin ilk margarin reklamı çıkıyor. Egeli bir firma margarin üretmiş, adı Tera Yağı. Sınıfta şöyle bir şey oldu, hoca dedi ki: “Acaba bu margarinin adı buradan mı geliyor?” Ben merakımdan öldüm. Hemen gittim bir bakkala, aldım bir margarin. Adresi aldım, yazdım bunlara. Dedim ki: “Sizin margarinin adı Antik Yunan’daki Tera Adası’ndan mı geliyor?” Aradan iki ay geçti, adamların kafası herhalde kısa devre yaptı, iki ay sonra bana bir mektup geldi seri numarası üstünde. “Sayın Emin Çapa, margarinimizin adı Antik Yunan’daki Tera Adası’ndan değil, tereyağı gibi lezzetli olduğundan Tera’dır.” diye yazmışlar. Ben de onu götürdüm hocam böyleymiş diye. “Aaa sen mektup mu yazdın onlara?” dedi. Ben her şeyi merak ederim. Beni bakkala yollarlarmış. O zaman kese kağıtları gazete kağıdından yapılıyor. Alırmışım, içindekiler dökülmesin diye yan tutup, eve gitmezmişim akşamları, elektrik direğinin altında çevirip çevirip okurmuşum. Ben her şeyi, en absürt şeyleri bile merak ederim. Astrofizik, astrokimya, astrobiyoloji, tarihi dinler, coğrafya, her şeyi… Herhalde benim en belirgin özelliğim budur. Benim annem ilkokul mezunu, babam okuma-yazmayı askerde öğrenmiş. Kendileri alamadıkları eğitimi bana sağlamaya çalışmışlar diye düşünüyorum. Ekonomi deyince herkes şöyle düşünüyor; para, borsa bilimi falan… Hiç öyle değil, alakası yok. Borsayı hiç ciddiye almıyorum. %66’sı bir avuç yabancının elinde, geri kalanın da çok büyük kısmı 100 Türk’ün elinde. Niye ciddiye alayım kardeşim, kime ne? Benim ekonomi ile ilişkim yoksulluk, istihdam, gelir dağılımı ve tabii teknoloji yaratımı üzerinden gidiyor. Tabii ki biliyorum, tabi ki ilgileniyorum ama asıl ilgilendiğim şeyler bunlar. Eğer haberci olmasaydım astronomi okuyacaktım. İkinci sırada astronomi vardı. Astronom olup işsiz astronomlar ordusunun bir bireyi olarak dolanacaktım.

2- Peki meslek seçiminizde neler etkili oldu? Ekonomi haber gazeteciliği yapmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında ben daha ortaokul yıllarımdan bu yana “Ekonomi haber gazetecisi olacağım.” diyordum. Benim hayalim buydu. Hep ekonomi gazetecisi olmayı hayal ediyordum çünkü, o zaman cahilim tabi bilmiyorum, benim en büyük hayalim 1 doların 1 TL olmasıydı. Paranın değerli olması ülkenin gücünü temsil ediyor ya, öyle bir hayalim vardı. Sonraki yıllarda şunu düşündüm; o kadar matah bir şey olsa Japon’lar 100 YEN’i 1 dolar yapmazlardı. Bunda bir iş var dedim. Ama ben hep haberci olmak istedim. Neden haberci olmak istedim? Haberci çok insana dokunur, herkese dokunur. Ben Karabük demir-çelik fabrikalarında, özelleştirme sırasında işçilerle demir-çelik üstünde, ben vejeteryanım,onlar balık pişirirlerdi, bana da orada biber, domates kızartırlardı, onlarla da yedim, çok lüks yerlerde de yedim. Ben sabaha kadar uyuyamayacağım kadar pirelerini gördüğüm bir odada, dışarısı çok soğuk olduğu için, ayakta durup, montuma sarılıp gece de geçirdim, butik otellerde de kaldım. Herkese dokundum. Dünyanın en önemli iş adamlarına da dokunuyorum, sokakta pazardaki insanlara da dokunuyorum. Dolayısıyla haberciliğim inanılmaz bir veri akışı sağlıyor bana. Beni en çok çeken budur. Ama benim baka hiçbir meslek hayalim olmadı. İki kere bu meslekten ayrıldım, ikisinde de çok iyi para kazandım. Sonuncusunda, CNN Türk’e gelmeden önce TÜSİAD’da bakan danışmanıydım ve çok da iyi para kazanıyordum. Ama bu mesleğin seni kendine çeken bir yanı var. Bir şekilde dönülüyor. Eşim Londra’dayken dedim ki: “Ben ayrılıyorum, CNN Türk’e geçiyorum.” “Git git, sana rahat battı orada.” dedi.

3- Her mesleğin olduğu gibi sizin mesleğinizin de zorlukları vardır çok sevmenize rağmen. Nedir bu zorluklar?

Bu zorlukların en temelinde basın özgürlüğü halkası var. Türkiye’de demokrasi açığı var. Bu demokrasi açığı bize inanılmaz bir şekilde yansıyor.

-Bölüyorum ama, demokrasi açığı mı var, yoksa demokrasi yok mu?

Demokrasi açığı ne kadar? Sıfır noktasında da olabilir, o da bir açık. Neden demokrasi açığı diyorum? Çünkü benden daha fena olanlar da var. Suudi Arabistan da değiliz yani. Araba kullanabiliyorsun, Suudi Arabistan’da kadınlar araba kullanamıyor. Oy veremiyorlar ya! Bırak seçilmeyi, oy veremiyorlar! İnsan değiller, korkunç! Dolayısıyla onun açığı daha fazla. Tabi ben onları örnek almıyorum. Benim örnek aldığım yerlerin nereler olduğu belli; Danimarka, Hollanda… Ama demokrasi sadece siyasette olan bir şey değil. Evde, oğlumla ilişkimde. Benim oğlum hiç anne diye ağlamamıştır, hep baba diye ağlamıştır. Ben şuna inanmam: “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de o köy bizim.” Yok öyle yağma! Gitmediğin köy senin değil. Benim oğlum hep baba diye ağlamıştır. Kusmuğunu da sildim, banyosunu da yaptırdım, bezini de değiştirdim. Niye? Aramızda böyle bir şey var. Demokrasi benim evimde. Eşimle ilişkimde, iş ilişkimde, her yerde. Bunu içselleştirmek mesele. Ben bunu ne kadar içselleştiriyorum? Benim kendi demokrasi açığım ne kadar? Bunu da bir kendime sormalıyım. Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı olmamalı. Bizim mesleğin de en büyük sorunu bu. Şu anda bir korkunç bir demokrasi açığı yaşıyoruz. Bunun nedeni de iktidar değil, halk. Halk bunu talep etmiyor. Çünkü aslolan halktır. Gazetecinin hiçbir önemi yok. Şunun, bunun hiçbir önemi yok. Halk! Halk bunu talep etmeli. Fikir özgürlüğü kesinlikle söyleyecek fikri olana lazım değil. O gider bunu Hollanda’da da söyler. Ben bugün istediğim ülkeye yerleşebilirim. İstediğim ülkede gazetecilik, habercilik yapabilirim. Şanghay’a da gidip habercilik yapabilirim. CNN’in Şanghay bürosunda da çalışabilirim ben. Şahane bir şey olur. Şahane de para kazanırım. İstediğim yerde çalışabilirim. Türkiye uzmanı, Ortadoğu uzmanı olarak ben gidip Amerika’da şahane paralar kazanabilirim, televizyonlarda çalışıp, hem de bunun onda biri kadar çalışıp. Basın özgürlüğü bana lazım değil, basın özgürlüğü halka lazım. Bizim halkımızın bunu talep etmesi lazım. Demokrasi açığının en önemli noktası bu. Bunu aşmak lazım. Bunun yolu da eğitim. Tek yolu eğitim! Üniversiteler neredeyse ortaokula dönmek üzereler. Bu korkunç bir şey, kabullenilemez bir şey! Üniversite öğrencileri soru sormuyor, kendilerini sorgulamıyor.Bu kabul edilebilir bir şey değil. Her insan kendini sorgulamalı ve bunu en çok üniversite öğrencileri yapmalı. Diyorlar ki “Gitsin, bıdı bıdı bıdı ezberlesin, okusun.” Kardeşim üniversite! Pardon? İlkokul mu bu ayol? Sen ona böyle böyle öğret. Böyle bir şey yok. Üniversite öğrencisi dünyayı düşünecek. Dünya ne oluyor, ülkesi ne oluyor, kendi ne oluyor, bunu düşünecek, bunun üzerine kafa yoracak, buna çalışacak. Dolayısıyla bizim meslekteki en büyük sorun demokrasi açığı. Bazen ben kafam suyun içine bastırılmış da, nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Bazen suyun üzerine çıkabilir miyim acaba, bir nefes alabilir miyim diye düşünüyorum. Bu çok dramatik bir şey. Bir Fransız gazeteciye sor, o da yeterince özgür olmadığından şikayet ediyor. Halbuki o benim için cennet! Hollandalıya sor, Danimarkalıya sor, onlar da ondan şikayet ediyor. Tabii ki ediyor. Devlet dediğimiz kurum zaten bunu sınırlama üzerine. Bizdeki artık, ne diyeyim artık bilemiyorum. Biliyorum da söylemeyeyim şimdi.

4- Bahçıvanlığa ve uzay bilimine olan sevginizi, ilginizi zaten biliyoruz daha önceki ziyaretinizden. Başka ne gibi hobileriniz var?

Ben hemen hemen her şeyle ilgililenirim. Astrobiyoloji, en büyük ilgilerimden biri. Tarihle çok ilgileniyorum. Tarih çok okuyorum, herkese de tavsiye ediyorum tarih okumasını. Sinemayla çok ilgileniyorum. Çok izliyorum, izliyorum ama öyle sinema deyince herkesin aklına Darth Vader geliyor, o değil. Gerçek sinemayla ilgileniyorum. Tabii ki onu da izliyorum ama gerçek sinema daha çok. Aktif bir sporcu değilim ama her gün 10 km yürüyorum. İzleyici olarak bazı sporlara özel düşkünlüğüm var. Tenis, yüzme, atletizm… Dünya şampiyonalarına giderim, olimpiyatlara giderim. Bunların dışında arkeoloji ve sanat tarihini de çok severim. Gruplarım var, gezdiriyorum. Rehberlik yapmak yasak, biliyorsunuz. Yakında rehberler odası şikayet edecek beni bu yüzden. Neyse, para almadığım için oradan biraz yırtıyorum. Ama ben şöyle gezdiriyorum. Mesela saraya götürüp “saray ve ritüel”, meydana götürüp “meydan ve imparatorluk”, “meydan ve devlet” veya resim sergisine götürüp “kadın bedeni ve iktidar”, çünkü tüm iktidarlar kadın bedenini kontrol etmeye çalışırlar. Bütün tarih boyunca bu böyledir, veya arkeoloji müzesine götürüp “insan zihninde yolculuk” veya Ayasofya veya Süleymaniye’ye götürüp “imparatorluk ve mimari”… Neden böyle eserler yapıyorlar, bunları anlatmayı seviyorum. Gruplarım var. Üniversitelerden öğrenciler toplanıp geliyorlar, onları gezdiriyorum. En son bir üniversite grubunu Konya’ya götürdüm, Çatalhöyük, Selçuklu gezisi yapmaya. Daha sonra ayın ortasında bir grubu Edirne’ye götüreceğim. Osmanlı’nın zirvesi Selimiye ve Osmanlı’nın imparatorluğa geçiş dönemi mimarisini görebiliyorsun her yerde. Birbirine çok yakın, yürüyerek dolaşabiliyorsun. Mesela Miro sergisine 6 grup götürdüm. Daha Önce Mone’ye 12 grup götürdüm. 10-15 kişi başlıyoruz, 50 kişi devam ediyoruz. Çünkü ben arkasını anlatıyorum. “Bu, bu tarihte oldu.” diye değil. “Niye?”, “Neden?”, “Niçin?” Türkiye’deki tarih eğitiminin en büyük zaafı o. Elde kılıç gören, bizimkilerin elinden hiç kılıç düşmüyor, okla geziyorlar sanır. Devlet kılıç değildir. Kültürdür, sosyal ilişkidir. Mesela benim en severek okuduğum kitaplardan biri Osmanlı Atina’sı. Atina dünyanın yüzlerce yıllık, çok büyük bir kültür merkezi oluyor, sonra Osmanlı onu fethediyor. Noluyor Atina’da o sırada? Noluyor? Osmanlı Atina’sı diye bir kitap var Türkiye’de. Hem de Türkçeye çevrilmiş. Alın, okuyun. Ben çok merak ediyorum böyle şeyleri. Mesela Türkiye’de Endonezya tarihini merak eden var mı? Ben Endonezya tarihi hakkında bir kitap okudum. Hatta eşim bana şöyle dedi: “Bu kitabı bir tek sen okudun, bir de çevirmen okudu.” Neden okudum? Obama’nın okuduğu bi kitap var Hollanda diye. Obama dünyayı yönetirken vakit bulup da nasıl okumuş bu kitabı dedim ve kitabı okudum. Orada bir şey öğrendim. 1970’lerin ortasına kadar Endonezya Hollanda’nın sömürgesi. 1970’lerin ortasına kadar senin anne-babandan biri Hollandalı, biri Endonezyalı ise, sen Endonezya’da yaşarsan Hollandalı sayılıyorsun ama Hollanda’ya gidersen Endonezyalı sayılıyorsun. Irkçılığa bakar mısın! 1970’lerin ortası ya! Bu ne iğrenç, ne fena bir şey. Sonra dedim ki: “Endonezya tarihi okuyayım.” ve Endonezya tarihi okudum. Okurken birden bir şey fark ettim. Bu “Hollanda sanatının altın çağı” dediğimiz Rembrant ve çağdaşları döneminde Hollanda yılda kaç resim ihraç ediyormuş biliyor musunuz? 70küsur bin resim ihraç ediyormuş. “Aaa bu ne acayip bir şey, bir de bunu okuyayım.” dedim. Hollanda sanatının altından girdim, üstünden çıktım. Bütün resimlerde durmadan paten kayanlar, böyle kar manzaraları falan var. “Hollanda bu kadar buz mu tutuyor acaba?” dedim. Meğerse o dönemde insanlık Küçük Buzul Çağı’nı yaşıyormuş. Avrupa’daki bütün isyanlar bu yüzden olmuş. Çünkü tarım üretimi düşmüş Küçük Buzul Çağı’nda. İnsanlar bu yüzden isyan etmiş. Bir cümlenin içinde bir yerde de şöyle bir şey gördüm, bunu merak ettim: “Osmanlı’da Celali İsyanları bu yüzden çıktı.” diye yazıyor. Halbuki biz Celali İsyanları’nı böyle bilmezdik. “Aaa nasıl yani?” diye merak ettim. Ara, ara, ara… Bir tek Türk tarihçisinde böyle bir şey bulamadım. Sonra, adını hatırlamıyorum ama sanırım bir İtalyan tarihçiydi, onun böyle bir kitabı var dediler. Kitabı buldum. Allahım! Kitabın Türkçe’si yok doğal olarak, kitap İtalyanca. Fransızca’yı şöyle böyle okuyabilirim ama İtalyanca’yı okumam mümkün değil. Neyse, sonra Fransızca’sını buldum kitabın. Fransızcasını okudum ama çok zor oldu, hiçbir uzmanlığım yok tarihte. Meğerse şöyle olmuş; Buzul Çağı’nda Anadolu’da tarım düşmüş. Biz de vergi tahsildarlarını gönderiyoruz. Millette para yok. Bunlar da onlara zulüm ediyorlar. Onlar da isyan etmişler. Bakar mısın, nereden yola çıkıp, Obama’nın okuduğu kitaptan Endonezya tarihine, Endonezya tarihinden Buzul Çağı’na, Buzul Çağı’ndan Celali İsyanları’na… İşte bilgi böyle bir şey. Ben bu zinciri takip etmeyi çok seviyorum. Çocukları müzeye götürdüğünde Hollanda’da Buzul çağı olmuş, bizim Celali İsyanları bu yüzden çıkmış demeyi, örneklemeyi seviyorum. Kuru kuru anlatmayı sevmiyorum. Neyse ben çok konuştum 🙂

5- Türkiye’nin ekonomi politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Ekonomik olarak ne kadar büyüyor Türkiye?

Ekonomi politikası derken? Türkiye’nin bir ekonomi politikası yok. Türkiye’nin ekonomi politikası “yokuştan aşağıya gidiyoruz” şeklinde bir ekonomi politikası. Derviş Reformları’nın itici gücünü kaybettik. Ama o reformlar zaten güçlü ekonomiye geçiş reformlarıydı. Adı zaten buydu: Güçlü ekonomiye geçiş reformları. Finansın temelini düzeltecekti, sonra biz reformları yapacak ve ilerleyecektik. Yapmadık. Bugün Babacan hala niçin “yapısal reformlar, yapısal reformlar, hukuk reformu, eğitim reformu” diyor? Bunun için diyor. Türkiye’nin şu anda gerçek anlamda bir ekonomi politikası vardır diyeni dinlemek isterim. Gerçekten isterim. Ben öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’nin ekonomi politikası şuydu: Derviş Reformları’nın o olumlu havasıyla, o sırada FED dünyaya bas bas bas ucuz ve bedava para saçarken biz şahane büyüdük. Türkiye 2012 yılında %2.2 büyüdü, 2013 yılında %4.1 büyüdü, bu sene %3’ler civarında büyüyecek. Geçen sene söylediğimde kimse bana inanmamıştı. Bildiğimden değil, şahane olduğumdan değil, akıl ve yakın iktisat bilimi gösterdiğinden. 2015’te Türkiye %3’ler civarında büyüyecek. 2016 yılında da Türkiye en fazla %4 büyüyecek. Bu ne demek? Üst üste kaç yıl yapıyor? Türkiye’nin büyümesi açıklandığında ilk kez TÜİK bir şey açıklamadı. Neyi açıklamadı biliyor musunuz? Kişi başı milli gelir. Çünkü kişi başı milli gelir 10000 doların altına girdi. Benim kaba hesabıma göre 9800 dolar civarına gelmiş olması lazım. 6 yıldır Türkiye’nin milli geliri 10000 dolar. 11000 olmuyor 6 yıldır. 11000 olmuyor! Şimdi de 10000 doların yeniden altına indi. Şimdi sen şunu söyleyebilir miisn? Türkiye 6 yıldır 10000 dolarda, Türkiye’nin bir de ekonomi politikası var. Türkiye’nin ekonomi politikası varsa bunu Türkiye’nin düşmanları yapmıştır. Ya yok, varsa da düşmanları yaptı, büyümesin Türkiye, gelişmesin diye. Altı yıldır Türkiye’nin geliri 10000 dolar, yedinci yılında da 10000 doların altına iniyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Gerçekten kabul edilebilir bir şey değil. Bu arada zaten Türkiye’nin potansiyel büyümesi 5. İşşizliği kısıtlayacak olan büyüme 5. Ve 12 yıllık iktidarın sonunda bizim yarattığımız efsane ne ? 4.90 büyüme. Ortalaması 4.90. Bu sene daha da düşecek işte. Sonraki yıl katılınca biraz daha düşecek, sonraki yıl biraz daha düşecek. Bizim durup şunu sormamız lazım: “Ne yapmalıyız?” “Niçin yapmalıyız?” “Nasıl yapmalıyız?” Her şeyiyle, hukuktan, demokrasiden… Çünkü gerçek bir liberal demokrasi yoksa liberal bir ekonomi yoktur. Şirket politikalarından,vergi politikalarından… Bana şunu söyler misiniz? Bundan 10 yıl sonra Türkiye’nin kaç gıda mühendisine ihtiyacı var? Bunu kim biliyor? Devlet Planlama Teşkilatı’nın (eski DPT’nin) güya bilmesi lazımdı. Kimsenin bildiği yok. E o zaman bu kadar gıda mühendisini niye yetiştiriyoruz? Belki de daha fazlasına ihtiyacımız var. Türkiye’nin bundan 15 yıl sonra, çünkü şu anda üniversitede olanlar bundan 15-20 yıl sonra kariyerlerinin ortasına gelecekler, kaç makine mühendisine ihtiyacı olacak? Bilen var mı ? Bunu planlayan, düşünen var mı? Varsa derhal ben onu yayına alayım lütfen, göreyim. Türkiye’nin bundan 20 yıl sonra kaç fizik öğretmenine ihtiyacı olacak? Atanamayanlar diye bir şey var şimdi, bekliyorlar böyle. Kardeşim ne atanamayanı ya?! Kaç öğretmene ihtiyacım var biliyor muyum ki? 40 bin atama istiyoruz diyor. Yahu kardeşim belki 45 bine ihtiyacım var. Ya da 20 bine ihtiyacım var. Ben şunu söyleyebilir miyim: “Devlette 20 bin kişi lazım, 40 bininizi alalım, şişirelim.” O zaman ne oluyor? Yoksulluğu paylaşıyoruz. Memura üç kuruş para veriyoruz. Ne kadara ihtiyacım var? Bunu bilmeliyim önce. Türkiye’de kimsenin böyle bir şey yaptığı var mı? Yok. Bundan 20 yıl sonra Türkiye hangi sektörde büyüyecek? Birtakım şeyler var ortada. Ben sana söyleyeyim. Hiçbirinin geçerliliği yok. O kadar net söyleyebilirim. Hepsini biliyorum. Çalışıyorum, benim hesaplarımla uymuyor. Ya ben hiç iktisat bilmiyorum, ya da bunlar. Zaten şöyle bir gerçek var. Nobel Ekonomi Ödülü’nün Türkiye’ye gelmesini bekliyorum. İki iktisat teorisi var. Bunlardan bir tanesi “Faiz enflasyonunun sebebidir.”, öbürü de “Zamlar enflasyonu arttırmaz.” “Zamlar enflasyonu arttırmaz.” lafını duyunca olduğum yerde bir saniye kaldım, acaba ben yanlış mı duyuyorum diye. Bunu ispatlasın sayın bakan, kesinlikle Nobel Ekonomi Ödülü’nü kapar. Zamların enflasyonu arttırmadığını lütfen bir formüle etsin, Nobel Ekonomi Ödülü onundur, garanti ediyorum. Onun için Türkiye’nin bir ekonomi politikası yok. Şu anda yok. Ne yazık ki yok. Keşke olsaydı!

6- Öğrenci topluluklarının etkinliklerine çok destek oluyorsunuz.Bu bizleri gerçekten çok mutlu ediyor.Peki sizin öğrenci topluluklarıyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Destek olabiliyor muyum,bilmiyorum. Aslında daha çok olmak isterdim. Mesela arada bir kendi toplantılarına da girmek isterdim. Belki bir iki akıl verebilirim. Ama bu bir zaman meselesi. Gerçekten bir zaman meselesi. Mesela geçen sene böyle her gün yarım saat gibi bir bilim programı yoktu. O zaman daha çok gidebiliyordum. Bu,bu sene benim öğrenci topluluklarının etkinliklerine ikinci gelişim. Bundan önce Boğaziçi Üniversitesi’ne gittim. Halbuki ben normalde daha fazla giderim. Ama bu zaman ayırma meselesi. Gerçekten pek bir şey yapabildiğimi düşünmüyorum. Benim yapmak istediğim tek şey gençlerin kafasında bir soru işareti yaratabilmek. Bir ters açı da olabileceğini düşünmeleri, bir şüpheye düşmeleri benim istediğim. Her çocuğun, her gencin sosyal olarak aktif olması gerekir. Bunu hararetle öneriyorum. Sosyal olarak aktif olun. Öğrenci kulüplerine katılın. Bir taneye değil, üç taneye beş taneye katılın. Tabi ki derslerinizi ihmal etmeyin ama katılın. Niye? Çünkü orada bir şey öğreniyorsunuz. Mesela İstanbul Üniversitesi benim okulum. Beni çağırıyorlar, “Şunu şunu çağırdık, moderatör olur musunuz?” diye. Hayır olmam! Niçin sen moderatör olmuyorsun? İki iş adamı çağırmışlar, ben moderatör olacağım. Ben onu yayına alırım. Niçin ben moderatör olayım? Sen ol! Öğrenci olsun! Soru sor, yönlendir iş adamını, öğrenin, kalabalığın önüne çıkın, sunum yapın, siz de anlatın. Mesela ben sunumumu sizden biriyle yapmayı çok isterdim. İstanbul’da mimarların büyük bir etkinliği vardı. Ben sunumumu bir mimarla yaptım. Üstelik buradan,sizden bir hocamız. Beraber sunum yaptık, çok da güzel oldu. Tam olarak benim istediğim gibi olmadı. Ben parçalı konuşmak istedim. Bir konu ben, aynı konuda o konuşsun istedim. Öyle olmadı ama yine de çok güzel oldu. Ben bir öğrenciyle bunu yapmak isterim. Niye? Çünkü siz konuşmuyorsunuz. Ben iki yıldır benim ortaya bir soru attığım ve öğrencilerin fikirlerini söylediği bir model kurguladım. Sadece öğrenciler konuşsun diye. Sizin topluluk önünde konuşmayı öğrenmeniz lazım. Çünkü yarın mülakata gideceksiniz, kendinizi nasıl ifade edeceksiniz iş yerinde? Yarın yönetici adayı olacaksınız, nasıl yöneteceksiniz? Bunları öğrenmeniz lazım. Bunu size sağlayacak olan budur. Mesela tiyatro kolu. Bence her üniversitenin bir sinema kolu olmalı. İki sene önce vaktim çoktu. İzmir’de bir üniversiteden bana dediler ki ders verir misiniz? Dedim ki ben ders veremem. İki nedeni var. Birincisi not veremem, içim elvermez. Öbürü de o sınav kağıtlarını okuyamam. Ama ben bir workshop yaparım size. Workshop yaptım. Dediler ki 400 kişi. Ya siz aklınızı mı kaçırdınız? Workshop 400 kişi olur mu? En fazla 30 kişi olacak. Workshop bu ya. Sonra dediler ki 200. Dedim ki olmaz, 50 olsun hiç değilse. Sınıfta hiç 300 kişiden az olmadı. Bir film seçtim, seyrettirdim, tartıştık. Bir kitap seçtim, okudular, tartıştık. Bir konu verdim, sunum yaptılar, tartıştık. Ama bunları hep birbiriyle bağlantılı şeylerden seçtim. Ha ben çok akıllı olduğum için mi? Değil. Bir; sizden büyük olduğum, çocuk yetiştirmek konusunda tecrübeli olduğum için. İkinci olarak çok fazla insana dokunduğum için, dünyaya baktığım için. Benden daha iyisi yapacaklar vardır eminim. Ama birileri bunları yapmalı. Siz de yapın. Bence her üniversitede bir sinema kulübü olmalı. Her hafta hiç değilse bir film seyretmeliler birlikte ve tartışmalılar. Her okulda bir okuma kulübü olmalı. Her kulüp bir şeyleri okuyup üzerinde tartışmalı. Her okulda mutlaka ve mutlaka münazara kulübü olmalı. Şampiyonalar düzenlemeliler. Bir fikre, inan inanma, savunacak kadar inanmak çok önemli bir şey. Mutlaka hepiniz yapmalısnız. Münazara çok önemli bir şey. Bir fikre tutunup onu savunmak, karşındakinin fikrini çürütecek tezler geliştirebilmek ve bunu kısıtlı bir zaman içerisinde yapabilmek. Bunlar sizin zihinsel gelişiminize çok katkıda bulunur. Gerçekten çok katkıda bulunur. Keşke bilim kulüpleri kursanız. Oralarda popüler bilim konuşulsa. Astronomi konuşsanız, fizik konuşsanız. Edebiyat öğrencisinin anlayacağı sığlıkta. Kimya konuşsanız, evrim konuşsanız, astrobiyoloji konuşsanız. Uzaya gönderilen uyduları konuşsanız.”Niye bizde yok?”u konuşsanız. Gözlem kulüpleri kursanız, gitseniz, ki okulunuzun var, okulunuzun teleskobuyla baksanız. Gitseniz Kelebekler Vadisi’ne, orada kamp yapsanız. Gök taşı yağmurunu seyretseniz. Yabancılar geliyor ve yapıyorlar. Niye siz yapmayasınız? Yani her öğrenci kulübü etkinliği, sadece onu düzenlemek bile, bir organizasyon yeteneği kazandırır. Sadece bu bile büyük bir zenginlik. Benim de tek gelme nedenim size dokunabilmek. Bazen gidiyorum, salonda beş-on kişi oluyor. Düzenleyenler çok üzülüyorlar, mahcup oluyorlar. Ben diyorum ki: “Bir kişi olsa bile benim için fark etmez. Tek kişi olsa bile, siz beni buraya çağırdınız, ben burada o tek kişiyle konuşurum. Zaten kalabalığa konuşma konusunda benim bir sorunum yok. Ben televizyondan yayın yapıyorum. Önemli olan; bir kişiye dokunabilir miyim? Bir kişiye dokunmak bile zenginlik.O da belki başka birine dokunur. Sırf bu nedenle buraya kadar geliyorum.” Bugün işe gitmedim. Kanalım da sağ olsun hiç sesini çıkarmıyor bana. Uçak biletlerimi de kanalıma ödetiyorum 🙂

7- Ekonomi alanında kariyer düşünen arkadaşlara, öğrencilere ne gibi tavsiyeler verebilirsiniz?

Öncelikle ben mutlaka üniversite değiştirilmesini öneriyorum. Lisansüstü yapacaklarsa yurt dışına çıksınlar. Bunun nedeni de şu: Her üniversite bir kültür. ODTÜ’nünki ayrı bir kültür, Boğaziçi’ninki ayrı, Marmara’nınki ayrı bir kültür. Bu kültürleri görmeniz gerekir. Bu yüzden kesinlikle ve kesinlikle yurt dışına çıkmanız gerekir. Başka dünyalar da görmeniz gerekir. Stephen King’in Kara Kule diye nefis bir kitabı var ciltler halinde.”Nehir roman” derler ona. Herkese tavsiye ederim. İnsanı tanımak istiyorsanız nefis bir şey. Kapağı da çok güzel, içi de çok güzel, dolu dolu. Kara Kule serisinin bir bölümünde çocuk babası yerine koyduğu bir kahramanla bir yerden geçiyor. Kahramanın da bütün hayatını adadığı bir şey var. Çocuk ölüm tehlikesiyle karşılaşıyor. Eğer kahraman çocuğu kurtarırsa hayatının amacından vazgeçecek. Bir anlık bir şey o. Ama çocuğu kurtarmazsa da vicdanıyla baş başa kalacak. Çocuk bunu fark ediyor ve şöyle diyor: “Öyleyse git. Bundan başka dünyalar da var.” ve kendini bırakıyor uçurumdan aşağıya, onu o vicdan azabıyla sıkıştırmamak için. Ben de bunu söylüyorum. Gidin! Bundan başka dünyalar da var. Kimse sizi sıkıştırmasın. Tabi ki burası sizin ülkeniz, aileniz burada. Tabi ki sizi seviyorlar, siz de onları çok seviyorsunuz. Mesela oğlum haftaya Çarşamba gelecek. Ağzım kulaklarımda. 25 yaşında benim oğlum. Ama ben oğlumu haftada bir kereden fazla aramıyorum. Niye? Sürekli denetleyen baba olmamak için. O bir şeye ihtiyacı olursa ya da zorda kalırsa beni arar zaten. Ben çocuğumu malım olarak yetiştirmedim.O benim malım değil. Türkiye’de şöyle bir anlayış var: Yaşlılığımızda bize bakacak. Ya niye baksın sana? Gençliği onun. Gezsin, tozsun, hayatını yaşasın. Çünkü bizim kendimize bir birikimimiz yok, o yüzden böyle. Bırakın çocuklar gitsin, siz de gidin. Çok güzel dünyalar var. Afrika çok güzel bir yer. Güney Amerika şahane bir yer. Asya! Benim bugün öğrencilere tek tavsiyem şu. Yüksek lisans yapacaksanız Asya’ya bakın. Singapur, Hong Kong, Kore, Japonya, Hindistan… Amerika’da staj yapacağınıza Malezya’da yapın daha iyi. İngiltere’de staj yapacağınıza Endonezya’da yapın. Bir kere şunu düşünün. ODTÜ’den mezun insanları işe alacağım. Bir de yurt dışında yüksek lisans yapmış olmasını istiyorum. Yüz kişi başvuruyor. Sizce bunların %99’u nereden? Amerika’dan ya da İngiltere’den. Sizden gidenlerin hepsi oralara gidiyor. Ama içlerinden belki bir tane Kore, Japonya, Singapur ya da Hindistan gelir. Anında diğer CV’lerin içinden sıyrılır. Bugün Çin’de staj yapmış bir çocuk dünyanın her ülkesinde çatır çatır iş bulur. Ben bunu altı yıldır söylüyorum. Ben oğlumu staja yolladım. Oğlum Carneige Melon’un Şangay kürsüsünde bir dönem kaybetti, okulu uzadı. Uzasın. Önümüzdeki yıl için benim oğlum dört yere başvurdu. Bir tanesi Çin’de, bir tanesi Singapur, bir tanesi Hong Kong, bir tanesi Kore’de. Değişim öğrencisi olacak master sırasında. Niye? Görüyorum, üzerime bir Transatlantik geliyor. Sorunuz şu: “Neden seni işe almayayım da bunu alayım?” “Şu an seni ondan ayıran nedir?” “Farklılığın nedir?” “Niçin Emin Çapa CNN Türk’ün ekonomi müdürü de bir başkası değil?” Bir farklılığının olması lazım iş verenin gözünde. Yaptığım işte bir farklılık yaratmalıyım. Bu farkı sen yaratırsın. Interrail ile gezin,Erasmus! Ben anlamıyorum bu çocuklar Erasmus’tan neden bu kadar az yararlanıyor? Gidin. Hamburger pişirin. Ne bilim benzincide çalışın. Bulaşık yıkayın, ben yıkadım. Bir şeycik olmaz. Gidin, gidin yani. Asya’ya gidin. Bundan 10 yıl sonra Asya’da staj yapmış olmak çok değerli olacak. O kadar çok şirket alıyor ki. Çünkü biz orada nezih insanlar sayılıyoruz, Avrupalı sayılıyoruz. Bir Türkün en Avrupalı sayıldığı yer Çin. Sizi almak için can atıyorlar. Hindistan’da, Vietnam’da staj yapın. Geliyor! Vietnam,uçarak geliyor! Arjantin’de yapın, Şili’de yapın. Bir çocuk geliyor ve bana diyor ki: “Ben Paris’te altı ay staj yaptım.” Bir çocuk da geliyor bana diyor ki: “Ben Şili’de altı ay staj yaptım.” Allah’ım! Hemen onu işe alıyorum. Çünkü diğerinden çok. Paris’te bilmem ne yapmış, dolu! Paris buradan 3 saat uzaklıkta. Şuradan biniyorsun uçağa, 3 saat 20dk sonra Paris’tesin. Şili! Bir çocuğun zihninin Şili’ye kadar, ekvatoru geçmiş bu çocuk, uzanmış olması bile bana bir şey söylüyor. Bu çocukta acayip bir cehver var. Taa Şili’ye kadar uzatmış zihnini. Bu bir şey söylüyor. Bunları siz, ODTÜ öğrencileri, yapamayacaksanız kim yapacak? Bu ülkede ODTÜ öğrencileri böyle düşünmeyecekse kim düşünebilir, kim yapabilir? Kimse yapamaz. Bunu yapabilecek olan sizsiniz. Ben olsam Şili büyükelçisini çağırırım etkinlik olarak. Sizin ülkenizde nasıl staj yapabiliriz? Eğitim olanakları var mı? Türk çocukları oraya gidip bir sömestr okuyabilirler mi? İngilizce okullar neler? Arjantin büyükelçisini çağırırım. Ankara’dasınız, İstanbul’da değilsiniz. Biz çağırsak çağırsak konsoloslukları çağırabiliriz. Siz gayet güzel çağırın. Arjantin büyükelçisini, Vietnam büyükelçisini, Singapur büyükelçisini çağırın. Çin büyükelçisinin eğitim ateşesi var Ankara’da. Onu çağırırım ben olsam. Kore’yi çağırırım. Bayılıyorlar ülkelerini tanıtmaya. Çağırırım Kore büyükelçisini, anlatsın eğitim nasıl olur, neler yapabilirler? Ben sizin yerinizde olsam kulüp olarak iki üç kulüp bir araya gelip “Kore’de eğitim olanakları”, “Kore’de burs olanakları”, “Kore’de staj olanakları” gibi konularda bilgi veren bir etkinlik hazırlarım. Haa biliyorum ki sizin arkadaşlarınızın birçoğu belki gelmeyecek, az gelecekler. Ama sizin onları ikna etmeniz lazım. Birilerinin bunları yapması lazım ve ODTÜlüler yapamayacaksa Allah aşkına kim yapacak? Japonya’da Fukoşima Santrali kıyameti koptuktan sonra Almanya bütün nükleer santrallerini kapatma kararı aldı. Ki Merkel nükleer santrallerinin ömrünü uzatma kararı almıştı. Ama Alman mühendisler şunu sordular: “Japonlar yapamazken kim yapabilir? Japonlar yapamazken biz yapabilir miyiz?” Bu da öyle. ODTÜlüler yapamazsa kim yapabilir arkadaşlar? ODTÜlüler yapamazsa benim bu ülkeye dair bütün ümitlerim bitsin. Benim ümitlerimi ODTÜlüler, Boğaziçililer, İstanbul Üniversiteliler ayakta tutuyor. Sizsiniz, siz yapacaksınız. Siz yapamazsanız kimse yapamaz.

Sayın Emin Çapa’ya bize zaman ayırdığı ve değerli fikirlerini paylaştığı için teşekkür ediyoruz.

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Özgen Polat | ODTÜ İşletme 

Nurten Yamanlar | ODTÜ İşletme 

”Röportajlar” kategorisinden benzer yazılar:

Röportaj : Güray Gürsel

1)Bir idolünüz var mı? Bunu hep düşünmüşümdür aslında. Yani, belli bir idolüm yok. Küçükken de yoktu. Çok saçma bir dönemim var benim. Müzik, solistlik, ortaokul, lise, çok metalci olduğum zamanlar… Belki bir grubun solistine benzemeyi, büyüyünce öyle birisi olmayı istemişimdir. Ama asla benim idolüm şudur dediğim birisi yok ve arada… devamı için tıklayın.

2 Responses

  1. nuri koç

    emin çapa hayranı bir insanım söyleşide harika olmuş tabi bunları anlayacak ve dinleyecek daha çok insana ihtiyaç var özeliklede öğrencilere ben tüm türkiye vatandaşı vatansever insanların bu insanlara sahip çıkmasını ve önerilerini önemle dinlemesini tavsiye ederim bu insanlar elimizde kalan son bir kaç iyi adam
    Saygılar
    N.K.

  2. Sinem Dağlı

    Emin Çapa’nın görüşlerini olaylara bakış açısını çok seviyor,takdir ediyor ve kendimce örnek almaya çalışıyorum ancak röportajın son kısmında değindiği “ODTÜlüler yapamazsa kim yapabilir arkadaşlar?” kısmı beni son derece şaşırtmıştır.
    Bizim ülkemizde maddi imkansızlıklar, ailesi yüzünden,memleketinden ayrılamadığı için İstanbu’da Ankara’da okuma imkanı olmayan gençler var. Tabi bunları söylerken “tribünlere oynamak” kalıbının dışında yorumlamaya çalışıyorum elimden geldiğinde ancak gerçekten böyle insanlar da var ve bu insanlarda en az bir ODTU’lü bir Boğaziçi’li kadar başarılı olabilir. Önemli olan insanın kendisini geliştirmesidir.