Her öğrencinin hayalidir Erasmus’a gitmek, farklı kültürlerle tanışmak, Avrupa’yı gezmek, İngilizcesini geliştirmek, yeni arkadaşlar edinmek. Benim de ODTÜ İşletme’yi kazandıktan sonra en büyük hayalimdi bu. 2009 yılında kazandığım ODTÜ İşletme “SUNY” programını, 2011’de ODTÜ İşletme’ye değişmemin en büyük sebeplerinden biriydi. Düşünsenize Avrupa’nın orta yerine gitmişsiniz, Schengen vizeniz ile istediğiniz ülkeyi, istediğiniz zaman ziyaret edebiliyorsunuz. Üniversiteye hiçbir ücret ödemiyorsunuz, üstüne kendi üniversitenizden hibe alıyorsunuz. Dünyanın dört bir yanından yeni insanlarla tanışıyorsunuz, farklı kültürler ve dillerle de. Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Ön yüzü çok hoş ama bu işin bir de arka yüzü var. Erasmus nedir, nasıl kazanılır, kazanmak için neler yapılır, önce bunları anlatayım, arka yüzünden daha sonra bahsedeyim.

Erasmus, 2. sınıfın ikinci dönem öncesi, Ocak ayının sonundan Şubat ayının ortasına kadar, ortalaması 2.5 ve üzeri öğrenciler için oibs.metu.edu.tr adresi üzerinden açılan bir program. 3. sınıf öğrencileri için de açılıyor bu program ayrıca. Tercih sırasına göre farklı ülkelerden dört üniversite seçen öğrenciler kişisel bilgilerini tamamlayıp, başvurularını bitiyorlar. Değerlendirme ise sadece ortalama üzerinden değil, İngilizce Yeterlilik Sınavı da dahil edilerek yapılıyor. Yani %50 ortalama, %50 ise İngilizce Yeterlilik Sınavı. Geçen yıl ben başvuru yaparken Hollanda, Fransa, İngiltere, Slovenya, İspanya, Almanya, Danimarka gibi seçeneklerim vardı. Bu seçeneklere son gün Portekiz de eklendi. Tabi ben önceden başvuru yaptığım için Portekiz’i kaçırdım, en büyük pişmanlığım buydu belki de. Yapabileceğim dört tercihin ilk iki sırasında Hollanda üniversiteleri vardı. Ama tabi ki bu bir hayaldi. Çünkü ortalamam 2.8, İngilizce sınav notum ise 69’du. Hollanda üniversitelerine çok yüksek ortalamalarla (3 üzeri) başvurulduğu için şansım çok azdı. Beklenildiği gibi, olmadı. Diğer iki tercihim ise Slovenya ve Danimarka’daki üniversitelerdi. Slovenya’yı kendi isteğimle, Danimarka’yı ise bir arkadaşımın tavsiyesiyle yazmıştım. Kendi istediğim değil de arkadaşımın tavsiyesiyle yazdığım Danimarka çıkınca bir ay devam eden ve beni çok yıpratan bir karasızlık süreci başladı. Çok düşündüm ve kayıtların son gününde Danimarka’daki üniversiteye başvurma kararını aldım. Danimarka serüvenim böylece başladı. Danimarka deyince akla refah seviyesi çok yüksek, sosyal yardımı aşmış, suç oranı düşük, yemekleri sağlıklı, havası buz gibi ve oldukça pahalı bir ülke geliyor. Gerçekten de öyle. Sağlık sisteminin en büyük derdi içki olan bir ülkeden bahsediyoruz, bir de tütün tabii. Başka bir problemleri yok adamların. Kulağa çok hoş geliyor değil mi? Geliyor tabi. Bana da ilk başta öyle gelmişti. Ama oraya gidip bir hafta yaşadıktan sonra orada çalıştığı bir işi olmayan, sadece öğrenci olarak gitmiş bir insanın çok zorluklar yaşayabileceğini fark ettim. Bu zorluklardan yaşadığım şehri anlatarak başlayayım.   Benim üniversitem olan “University of Southern Denmark”ın 5 farklı şehirde kampüsü var: Odense, Esbjerg, Kolding, Slagelse ve Sonderborg şehirlerinde. Benim seçimim ise ünlü yazar ve şair Hans Christian Andersen’in doğulduğu, Danimarka’nın üçüncü en büyük şehri olan Odense oldu. Büyük şehir dediğime bakmayın. Şehir merkezi alanı ODTÜ Çarşı’dan İşletme Bölümü’ne kadar olan, stadyumu Devrim’den sadece 2000 fazla kapasiteli, en büyük alışveriş merkezi bir katlı, akşamları soğuk havası yüzünden sokakları bomboş olan, gece 12’den sonra eve gitmek için otobüs bulunamayan, taksilerin sadece telefonla aranarak çağırılabilen, nüfusu ise sadece 170.000 olan bir şehirden bahsediyorum size. Şehrin en büyük özelliği bisikletleri ve bisiklet yolları. Dünyanın başka bir şehrinde bu kadar geniş bir bisiklet yoluyla karşılaşacağımı sanmıyorum bir daha. Şehirde 7’den 70’e herkesin bisikleti var neredeyse.  Sabahlar araba trafiğinden daha çok bisiklet trafiği olan bir şehir Odense. Şehirde çok az araba olduğundan otobüsler saniyesi saniyesine çalışıyor. Bir dakika geç kaldın mı otobüsü kaçırıyorsun. Neden ilk başta ulaşımdan bahsettiğimi sorarsanız evimin üniversiteme ve şehir merkezine otobüsle 20 dakika uzaklığa yerleşen Birkeparken bölgesinde olduğu cevabını alırsınız. Bu bölge göçmenlerin bölgesi ve Danimarka’da suç oranın en yüksek olduğu bölge. Etrafında düzgün bir tane bile market veya restoran bulunmayan, taksilerin uğramayı sevmediği bir bölge. Eğer yemek yapmayı bilmiyorsanız kabusunuz olabilecek bir bölge. Çünkü yemek yemek için şehir merkezine gitmek istiyorsanız ya bisikletle yarım saat yol gideceksiniz, ya otobüse her gidişte 10 kron (3.8 TL) vereceksiniz, ya da taksiye 140 kron (53 TL) para ödeyeceksiniz. Restoranlarda da en ucuz yemek 60 kron (20 TL) olunca bir ayda 7 kilo vermem kaçınılmaz oldu.  E neden bisiklet kullanmadın, zor mu geldi diye sorabilirsiniz. Kullandım tabii. Ama oraya gittiğimin ilk haftası, daha Eylül’ün başlarında sadece bir kere bisiklet kullanıp sinüzit olunca, bir daha kullanamadım. Çünkü Danimarka’nın en büyük handikaplarından biri de soğuk havası. İnsanlar o soğuk havada nasıl gece geç saatlerde bile bisiklet kullanıyorlar anlamıyorum. Herhalde alışkanlık. Her neyse ilk başlar kabus gibi başladı. Düşünsenize, yıllar öncesinden hayalini kurduğunuz Erasmus’u kazanmışsınız, dünyanın en yaşanılır denilen ülkesine gelmişsiniz ama geldiğinizin ilk haftasından öyle şeylerle karşılaşmışsınız ki hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığına bir de üniversite eklendi. Sadece bir kattan oluşan, koridoru uzadıkça uzayan, sadece 2 kantini olan ve  saat 12:00’la 14:00 arası bir tane sıcak yemek çıkaran, ders programıma göre dersleri haftanın üç günü sabah 8’de başlayan ve akşam 6’ya kadar sürebilen bir üniversiteden bahsediyorum. 5 yılını ODTÜ’nün paha biçilmez kampüsünde geçiren bir insan için gerçekten hayal kırıklığı yaratacak bir üniversite. Öğretim elemanlarının ve derslerinin de pek kaliteli olduğu söylenemez. Bir de 15-16 metre kare alanı olan bir Starbucks var üniversitede. Ama fiyatları dudak uçuklattığından yanından geçerken bile tedirgin olabiliyorsunuz. Üniversitenin en büyük özelliklerinden birkaçı kadın ve erkek tuvaletlerinin ortak olması ve üniversitede içki satışının yasal olması. Üniversitenin sağladığı en büyük avantajlar ise çok fazla Erasmus öğrencisini içinde bulundurması, bürokrasinin çok düşük olması ve çok büyük bir fitness salonu. Bir de her öğrenci için 500 sayfalık ücretsiz fotokopi imkanı.

Hovedindgangen i Odense

 

Bu kadar olumsuzlukların yanında ise bana en büyük motivasyon Türkiye Milli Futbol Takımı’nın Odense’e gelişi oldu. Milli futbolcuları görmek, onlarla fotoğraf çekinmek ve maça gitmek bana çok iyi geldi o dönemde. Bir de Odense’de yaşayan gurbetçilerin yardımseverliği daha da umutlandırdı beni. Akşam maçtan çıkışta tanıştığım bir Türk ailenin Türkiye’den yeni geldiğimi duyunca arabalarıyla beni evime kadar bırakmaları, telefon numaralarını vermeleri, bir sorunum olduğunda arayabileceğimi söylemeleri çok mutlu etti beni. Belki de orada tutunmamı sağladı. Yemek problemimi ise orada bulunan Türk restoranı olan Bergama’da çözdüm. Restoran işletmecisi Fatih Abi Türkiye’den geldiğimi duyunca açık büfeden sınırsız yemek, fiyatta %50 indirim ve eve ücretsiz yemek götürme fırsatı sundu ki bu da en büyük yardımlardan biriydi bana. Restorandan evime ulaşımın 35-40 dakika sürmesi ise biraz işimi zorlaştırıyordu. Ulaşıma geldiğimizde ise üniversiteden aldığım bir belge ile aylık 280 kron’a (105 TL) sınırsız otobüs kullanabileceğimi 3-4 hafta sonra öğrendim. Artık hayat biraz daha kolaylaşmıştı. Ama pahalı yaşam, soğuk hava ve sevdiklerime karşı olan özlem hala zorluklar çıkarıyordu. Ekim ayındaki bir haftalık sonbahar tatilinde Türkiye’ye döndüm. Sevdiklerimi görmek ve onlarla sohbet etmek bana ilaç gibi geldi. Artık Danimarka’ya da alışmıştım. Dönüşte daha tecrübeliydim. Az çok yemek de yapabiliyordum. Bunun yanında Barcelona, Kopenhag, Amsterdam ve Berlin gibi şehirleri de ziyaret etme şansı buldum. Neden başka şehirlere gitmedin diye sorularla da karşılaştım. Bunun nedeni sadece Odense’den Kopenhag’a trenle gidiş-dönüş bileti 580 kron’du (220 TL) ki, bunun üzerine o şehirlere gidiş dönüş uçak bileti ve konaklama ücreti eklediğimizde baya pahalıya geliyordu. Zaten pahalı bir ülkede yaşıyordum. Şehrin en kötü bölgesinde yaşamama rağmen ev kirasının en düşük 800 TL olduğu bir ülkede bundan fazlasını yapamazdım.   Birçok olumsuzluğa rağmen Erasmus hayatının, hayatımın sonuna kadar unutamayacağım hatıralar bıraktığını söyleyebilirim. Erasmus çok güzel bir şey. Önünüze belki de hayatınızda bir daha hiç karşılaşamayacağınız fırsatlar çıkarıyor. Çok şey öğreniyorsunuz. Ufkunuz genişliyor. Her olumsuz veya olumlu şeyden ders çıkarıyorsunuz. Hayata dair çok şey katıyor size. O yüzden tüm olumlu ve olumsuz noktalarına rağmen herkesin gidip yaşaması gereken bir tecrübe. Sadece yaşayacağınız şehri ve okuyacağınız üniversiteyi doğru araştırıp seçmeniz gerekiyor. Bir de eğer sevgiliniz varsa böyle işe kalkışmayın derim, çok zor oluyor.

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Manaf Khudiyev | ODTÜ İşletme

Pusula kategorisinden benzer yazılar:

Uzaydaki İlk Ülke : Asgardia

Günümüzde filmlerde gördüğümüz şeyler yavaş yavaş gerçekleşiyor. Tarihin ilk uzay ülkesi Asgardia’nın planları geçtiğimiz dönemde Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen bir etkinlik çerçevesinde uluslararası bilim insanları tarafından açıklanmıştı…devamı için tıklayın.

1 Yorum

  1. Niyazi

    Merhabalar. Çok Yararlı ve guzel bir yazı. Ben de Erasmus staj programı ile odense üniversite hastanesinde 2016 yazında 2 ay staj yapacağım. Açıkçası odense beni hem ürkütüyor hem de heyecanlandırıyor. Acaba orada yaşamı daha kolay hale getirmek için püf noktaları nelerdir? Bununla ilgili de bir yazı hazırlayabilir misiniz ?