Sinema izleme kültürü, 7’sinden 70’ine her birey için her zaman farklı bir yere sahip olmuştur. İnsanlar kendi hayatlarından bazı kareleri ekranda gördükçe, içlerinden çıkamadıkları düşünceleri,sorunları sinema sayesinde dışarıdan bir göz olarak izledikçe sinemaya daha da çok bağlanmışlardır. Gelişen teknoloji ve özgün senaryoların yaygınlaşması dışında fantastik ögelerin de sinemanın bir parçası haline gelmesiyle beraber sinema; her yaşa hitap eden, her insanı kendisine gönülden bağlayan bir sanat haline gelmiştir.

Sinemanın doğuşu, gelişimi ve farklı türlere olanak tanımaya başlama süreçleri ise pek de göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşen radikal değişimler değildir. Eğer sinema bir değişime girecek veya yeni bir türün doğuşuna tanık olacak ise bilin ki bu olay, özgün yönetmenler ve senaristlerin sıra dışı ve farklı yorumlarını beyaz perdeye yansıtmalarıyla gerçekleştirmiştir. Kısa filmler, uzun metrajlı filmler, belgeseller hatta portre modeli olarak adlandırılan tek karakter üzerinden lanse edilen film türleri bu değişimin farklı dallara ayrılmasındaki en önemli unsurlardan bazıları olmuştur.

quentin-tarantino-by-mark-seliger-1

1970’li yılların başlamasıyla beraber sinemanın ciddi bir zenginliğe, dolgunluğa hatta konu dağarcığına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar bu dönemden önceki klasik eserler tekdüze veya sıradan olarak adlandırılsalar da bu eserlerin günümüz sinemasına etkisi su götürmez bir gerçektir. 70’li yılların klasik eserleriyle beraber ise sinema dünyasının gelecek günlerinin daha özgür, daha donanımsal ve daha yaratıcı olacağının sinyalleri alınmıştır.

Sinemanın bir birikimle beraber ilerleyen dinamik bir sanat dalı olduğu konusunda sanırım kimse şüpheye düşmez. Ancak, çoğu sinemasever de şunu kabul eder ki Sinema Dünyası en başarılı dönemlerini 90’lı yıllarda yaşamıştır. Quentin Tarantino, David Fincher, David Lynch  gibi ünlü yönetmenler en büyük eserlerini bu dönemlerde yapmaya başlamış ve 90 sonrası dönemin en önemli figürlerinden biri haline gelmişlerdir. Bu sinema devrimiyle beraber Martin Scorsese, Woody Allen, Steven Spielberg, Roman Polanski gibi duayen yönetmenler de sinema dünyasında birbirinden önemli klasikler katmışlardır. Böylesine zengin bir yönetmen yoğunluğu sinema dünyası için umut verici olmayı geçmiş, 90’lar ve sonrasını sinema dünyasının en önemli dönemlerinden biri haline getirmiştir.

mediaBir yönetmenin filmine kattığı en büyük katkının kendi bakış açısıyla filmi yansıtışı olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Scorsese’nin arayışları, Woody Allen’ın çılgınlığı, Spielberg’in gerçekçiliği, Polanski’nin dışa vurumu, David Fincher’ın hayal gücü, David Lynch’in bilinç akışı ve belki daha bir çok yönetmen-sembol eşlemesiyle uzayan bu liste sinema için tartışmasız büyük bir değerdir. Bunca yönetmen, konularını çoğu zaman kendi gerçeklikleri üzerinden değerlendirmiş ve ona göre yorumlamışlardır. Genellikle filmlerin senaryoları üzerinden kendi gerçekliklerini oyuncular aracılığıyla senaryoya yedirterek yansıtır bu duayen isimler. Tüm bu yönetmenlerden farklı olarak ise öyle bir isim vardır ki kendi gerçekçiliğini konuya yedirtme ihtiyacı hissetmez, çünkü konu onun için belki de çok da önemli değildir. Filmlerini izlediğinizde damağınızda öyle bir tat bırakır ki sanki oyuncuların en yakın arkadaşlarından biri olmuşsunuz ve karşılıklı konuşuyorsunuz.  Filmlerine diyaloglarıyla can veren, uzak çekim belgesel tarzı filmlerdense derdini konuşarak anlatan bir yönetmen: Quentin Tarantino.

Yazının başından beri elimden geldiğince sizlere sinema dünyasının değişimi ve gelişimiyle beraber yönetmen algısının filmler üzerindeki etkilerini anlatmaya çalıştım. Bu nedenle yazımın devamında da Tarantino’nun biyografisi gibi bir yapıdansa, filmlerindeki diyalogların işlenmesi üzerine bazı tespitlerimi paylaşacağım. Ancak, Quentin Tarantino hakkındaki bazı önemli şeyleri hatırlatmadan da devam etmek istemem. Tarantino  90’lı yılların en genç yönetmenlerinden birisi olarak piyasa çıkmıştır. Sanılanın aksine sadece yönetmen değil, aynı zamanda senaristlik ve oyunculuk görevlerinde de bulunmuştur. Hatta Tarantino’nun çoğu filminde hem senarist, hem yönetmen hem de oyuncu oluşuna şahit olabiliriz. Tarantino’yu ABD’de genç yaşına rağmen böylesine hızlı meşhur edense filmlerindeki diyalogları işleyişi, olay akışından bağımsız filmini yansıtabilmesi ve şiddet hakkındaki kara mizahıyla “kan”la bile dalga geçebilmesi olmuştur. Sinema tarihine: Reservoir Dogs (Rezervuar Köpekleri),  Pulp Fiction (Ucuz Roman), Kill Bill, Inglorious Bastards (Soysuzlar Çetesi), Django Unchained (Zincirsiz) ve bunlar gibi daha bir çoğu filmle katkıda bulunmuştur.

Quentin Tarantino denildiğinde akla gelen ilk şey  tartışmasız filmlerine doğalca yedirdiği diyaloglarıdır. Sinemanın özgürleşmeye başlaması ve yapaylıktan doğallığa geçişiyle beraber çoğu yönetmenin filmlerini uzak çekimle beraber karakterlerin konuya etkisi dahilinde yürüttüğünü söyleyebiliriz. Uzun metrajlı filmlerde bu doğallık sadece bir akım olarak kalmamış, piyasa filmlerinin çoğuna hakim olarak kronolojiyi diyalogların önüne koyarak seyirciyi tatmin etme amacına sahip olmuştur. Bunun tersineyse Tarantino filmlerinde, kronolojik akışın hiç de önemli olmadığını rahatça hissedebiliriz. Başka bir yönetmenin filminde belki de göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bir sahne, Tarantino filminde 10 dakikalık bir diyaloga sahne olabilir. Elbette bir çok yönetmen veya senarist filmi diyaloglar üzerinden revize etmeyi denemiştir. Ancak Tarantino farklı olarak, diyalogları filme yardımcı birer sahne olarak kullanmaktan kaçınmıştır. Tarantino’yu özel yapan diyalogları filme değil, filmlerini diyalogların içine yedirtmiş olmasıdır.

Quentin-Tarantino-quentin-tarantino-30736043-576-800

Quentin Tarantino’yu farklı yapan diğer bir özelliği ise kara mizahı kullanış biçimidir. Pulp Fiction, Inglorious Bastards veya Reservoir Dogs filmlerinden hatırlanacağı gibi çoğu sahnesinde şiddetle karşılaşmak mümkündür. Fakat, vurulan bir insanın her yere yayılan kanı Tarantino filmlerinde şiddet içerikli veya korkutucu bir unsur olarak görülmez çünkü akan kanlarla ilgili bir yorum karakterler tarafından verilecek belki de o akan kan uğruna 5 dakikalık bir diyalog yerleştirilecektir.  Bu tarz absürd diyalogları da Tarantino filmleri içerisinde çoğu kez görmek mümkündür. Örneğin, ölmek üzere olan bir karakterin üzerinden gerçekleştirilen ve 15 dakikadan fazla süren bir diyalog desem  sanırım hepimizin aklına Reservoir Dogs gelir. Veya  dünyanın en kritik ve korkunç  zamanlarında bir barın bodrum katında oyun oynamaya çalışan bir kaç askerin saatlerce süren konuşmaları desem sanırım aklınıza hemen Inglorious Bastards gelir. Pulp Fiction dediğimdeyse içinde kara mizah içermeyen bir diyalog bulmanızın ne kadar zor olduğunu sanırım farketmişsinizdir.

Sonuç olarak, her yönetmenin filmini kendi algısı çerçevesinde yönetebilmesi ve bu özgürlüğüyle kendisini filmlerinde hissettirebilmesini Sinema Dünyası adına çok verimli ve bir o kadar da içten buluyorum. Belli özellikleriyle hatırlanan yönetmenlerin farklı tatlardaki ve karakterlerdeki filmlerini izlemek ne büyük zevk! Dilerim Quentin Tarantino’nun bir sonraki filmini izlediğinizde söylediğim bazı şeyler sizin de dikkatinizi çeker. Sinemanın konuşkan adamı Quentin Tarantino’ya huzurlarınızda bir de burdan teşekkür edelim. İyi ki varsın, iyi ki filmlerinde duyduğumuz her bir diyalog bizi sinemaya daha çok bağlıyor.

Benzer içerikler için GlokalWeb‘i FacebookInstagram ve Twitter‘da takip etmeyi unutmayın!

Ozan ERSAN – ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği

Kültür&Sanat kategorisinden benzer yazılar:

[Kitap] Biraz Cesaret: Krizde Başarılı 10 Markanın Öyküsü

Biraz Cesaret: Krizde Başarılı 10 Markanın Öyküsü kitabı, Türkiye’de on farklı sektörde pazarlanan on farklı markanın ekonomik kriz sırasında gösterdiği on farklı cesaret örneği hikayelerini, yine bu markaların dilinden bizlere aktarıyor. Kitapta, art arda gelmiş…devamı için tıklayın.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın